SINAVDAN KALAN KİM?
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;
Bir öğretmen bir insanın hayatını kurtardı. Peki biz neden hâlâ öğretmenin görev yerini terk edip etmediğini konuşuyoruz?
Bazen bir haber yalnızca haber değildir.
Bazen bir olay, toplumun aynasıdır.
Bazen bir karar, yalnızca bir kişinin hayatına dokunmaz; bir kurumun, bir eğitim sisteminin ve hatta bir toplumun hangi değerleri öncelediğini gösterir.
Son günlerde gündeme gelen olay tam da böyle bir soru bırakıyor önümüzde:
Bir sınav sırasında bir aday sağlık krizi geçiriyor. Gözetmen öğretmen, başka bir insanın hayatını kurtarmak için müdahale ediyor. Ardından, görev yerini terk ettiği gerekçesiyle hakkında yaptırım uygulanıyor.
Burada elbette sınav güvenliğinin ve görev sorumluluklarının önemini tartışabiliriz.
Ama daha temel bir sorumuz var:
Bir insanın hayatı ile bir sınavın prosedürü karşı karşıya geldiğinde, hangisini seçmeliyiz?
Ve belki daha önemlisi:
Asıl sorgulanması gereken öğretmen mi, yoksa insanı kendi kuralları içinde sıkıştıran sistem mi?
Bu olay üzerinden yalnızca bir öğretmeni değil; eğitim anlayışımızı, sınav kültürümüzü, çocuklara yüklediğimiz başarı baskısını, bürokratik zihniyetimizi ve adalet anlayışımızı yeniden düşünmek zorundayız.
Çünkü mesele bir öğretmenin görev yerini terk etmesinden çok daha büyüktür.
Mesele şudur:
Biz insanı mı koruyoruz, sistemi mi?
EĞİTİM SİSTEMİ YARIŞ ATI MI YETİŞTİRİYOR, İNSAN MI?
Çocuklarımızı neden eğitiyoruz?
Bilgi sahibi olsunlar diye mi?
Merak etsinler diye mi?
Bilimsel düşünsünler diye mi?
Hayatı anlayabilsinler diye mi?
Yoksa birbirlerini geçsinler diye mi?
Bugün eğitim sisteminin önemli bir bölümü, çocuğun gelişiminden çok performansını ölçmeye odaklanmış durumda.
Daha yüksek puan.
Daha iyi sıralama.
Daha iyi okul.
Daha iyi üniversite.
Daha iyi meslek.
Böylece eğitim, farkında olmadan bir yarış mekanizmasına dönüşüyor.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)’nin değerlendirmeleri de standartlaştırılmış sınavların ölçme açısından yararlı olabileceğini; ancak aşırı test kültürünün öğrenciler ve öğretmenler üzerinde baskı yaratabildiğini, öğrenmenin kendisinin yerine “test için öğrenme” anlayışını koyabildiğini ve sınav kaygısını artırabildiğini ortaya koyuyor.
İşte burada çok temel bir ayrımla karşılaşıyoruz:
Öğrenmek mi istiyoruz, kazanmak mı?
Bu ikisi aynı şey değildir.
Öğrenmek merak ister.
Kazanmak rekabet ister.
Öğrenmek sabır ister.
Kazanmak hız ister.
Öğrenmek hata yapmaya izin verir.
Kazanmak hata yapmamayı gerektirir.
Öğrenmek sorularla büyür.
Kazanmak doğru cevabı bulmakla ilgilenir.
Ve eğitim sisteminin temel motivasyonu “kazanmak” olduğunda, öğrenci giderek öğrenen bir birey olmaktan çıkar;
yarışan bir bireye dönüşür.
FORMATLANMIŞ ZEKA VE EZBER
Sınav merkezli sistemin en önemli sonuçlarından biri de bilginin kendisi ile sınavda kullanılabilir bilgi arasındaki farkın büyümesidir.
Öğrenci zamanla:
“Bu konuyu gerçekten anlamalı mıyım?”
diye sormaktan çok,
“Bu soru sınavda nasıl çıkar?”
diye sormaya başlar.
Bu noktada bilgi amaç olmaktan çıkar, araca dönüşür.
Soru çözme teknikleri önem kazanır.
Şık eleme yöntemleri önem kazanır.
Zaman yönetimi önem kazanır.
Hız önem kazanır.
Fakat bilginin kendisi, yani anlama, sorgulama ve ilişkilendirme, ikinci plana itilebilir.
Böylece eğitim, zihni genişletmek yerine zihni sınav formatına uyarlamaya başlayabilir.
Michel Foucault’nun Discipline and Punish adlı eserinde sınav, modern disiplin toplumunun ölçme, sınıflandırma ve bireyi görünür hâle getirme mekanizmalarından biri olarak ele alınır.
Buradaki mesele sınavın varlığı değildir.
Mesele, sınavın hayatın merkezine yerleşmesidir.
Çünkü insan sürekli ölçüldüğünde, bir süre sonra kendisini de ölçmeye başlar.
“Ben kaç puanım?”
“Ben hangi sıradayım?”
“Ben ondan daha başarılı mıyım?”
Ve en tehlikelisi:
“Ben başarılı değilsem değerli değil miyim?”
BAŞARI NE ZAMAN PUANA DÖNÜŞTÜ?
Pierre Bourdieu’nun eğitim sosyolojisi bize başka bir kapı açıyor.
Bourdieu’ye göre eğitim yalnızca bilgi aktaran tarafsız bir kurum olarak düşünülemez; okul ve eğitim süreçleri toplumsal ve kültürel farklılıkların yeniden üretildiği alanlar da olabilir.
Buradaki mesele yalnızca sınav değildir.
Çocuğun sınava hangi koşullarda hazırlandığıdır.
Kimin özel ders imkânı vardır?
Kimin sessiz bir çalışma odası vardır?
Kimin ailesi eğitim konusunda güçlü bir kültürel sermayeye sahiptir?
Kimin ekonomik kaynakları daha fazladır?
Kimin çevresinde ona yol gösterecek insanlar vardır?
Dolayısıyla aynı sınav kâğıdının önünde oturan iki çocuk, hayatın aynı başlangıç çizgisinden gelmeyebilir.
Bourdieu’nun “kültürel sermaye” kavramı tam da bu farklılıkları anlamamız açısından önemlidir.
Bu nedenle başarıyı yalnızca sınav sonuçları üzerinden okumak, eğitimin toplumsal boyutunu görmezden gelmek anlamına gelebilir.
Başarı;
“Kim daha yüksek puan aldı?”
sorusuna sıkıştırıldığında, “Kim ne öğrendi, nasıl gelişti ve topluma ne katabilir?” soruları kaybolur.
BİLİM İNSANI MI, YARIŞÇI MI?
İşte burada eğitim sisteminin en temel çelişkilerinden biri ortaya çıkıyor.
Gerçek bilimsel düşünce;
merak ister.
Şüphe ister.
Hata yapma özgürlüğü ister.
Uzun süreli düşünme ister.
Sabır ister.
Soru sorma cesareti ister.
Bazen yıllarca sonuç alamamayı göze almayı ister.
Bilim insanı, “Ben doğru cevabı biliyorum.” diyerek başlamaz.
Tam tersine:
“Acaba yanılıyor olabilir miyim?”
diye sorar.
Oysa sürekli zaman baskısı altında çalışan ve tek bir hatanın ağır sonuç doğurduğu eleme kültürü, hata yapmaktan korkan bireyler yetiştirebilir.
Hata yapma korkusu yaratıcılığı zayıflatır.
Başarısızlık korkusu risk almayı azaltır.
Sürekli dışsal değerlendirme merakı gölgeleyebilir.
Deci ve Ryan’ın Öz-Belirleme Kuramı, insanın öğrenme ve gelişiminde özerklik, yeterlik ve ilişki kurma ihtiyaçlarının önemini vurgular. Eğitim ortamlarında bu ihtiyaçların desteklenmesinin içsel motivasyon, öğrenme ve iyi oluş açısından önemli olduğu gösterilmiştir.
“Bunu yapmalısın.”
“Şunu geçmelisin.”
“Daha yüksek puan almalısın.”
dediğimizde, onun öğrenme merakını desteklemek yerine yalnızca dışsal başarıya bağlanmış bir motivasyon oluşturma riskimiz vardır.
İşte o zaman sistem şunu üretmeye başlar:
Bilim insanı değil, yarışçı.
ÇOCUĞUN PSİKOLOJİSİNİ UNUTURSAK NE OLUR?
Bir çocuk yalnızca akademik bir varlık değildir.
Onun korkuları vardır.
Kaygıları vardır.
Hayalleri vardır.
Kendine dair algısı vardır.
Ailesinin beklentileri vardır.
Arkadaşlarıyla karşılaştırılması vardır.
Gelecek korkusu vardır.
Ve bütün bunlar eğitim sürecinin dışında değildir.
Ekonomik işbirliği ve kalkınma örgütü (OECD)’nin sosyal ve duygusal beceriler üzerine çalışmaları, öğrencilerin iyi oluşu ile test ve sınıf kaygısı arasındaki ilişkilerin eğitim politikalarında dikkate alınması gerektiğini gösteriyor.
Bu nedenle çocuğa yalnızca:
“Kaç net yaptın?”
diye sormak yetmez.
Bazen:
“Nasılsın?”
diye sormak gerekir.
Çünkü eğitim, çocuğun yalnızca zihnini değil, bütün insanı ile ilgilenmelidir.
PEKİ ADALET BUNUN NERESİNDE?
Şimdi asıl soruya gelelim.
Adalet bunun neresinde?
Bir tarafta sınav kuralları.
Diğer tarafta insan hayatı.
Bir tarafta görev tanımı.
Diğer tarafta vicdan.
Bir tarafta mevzuatın harfi.
Diğer tarafta yaşam hakkı.
Adalet yalnızca “kural uygulandı mı?” sorusu değildir.
Adalet aynı zamanda:
“Bu kural hangi koşulda, hangi amaçla ve hangi değeri korumak için uygulanıyor?”
sorusudur.
Kamu düzeni için kurallar gereklidir.
Sınav güvenliği önemlidir.
Ancak olağan bir görev durumu ile insan hayatının tehlikede olduğu olağanüstü bir durum aynı şekilde değerlendirilemez.
Adalet burada orantılılık ve hakkaniyet ister.
Bir insanın hayatını kurtarmaya yönelik bir müdahale ile sınav düzenine ilişkin bir prosedürün çatışması hâlinde, olayın bütün koşullarının değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü hukuk yalnızca kuralların harfini değil, onların korumayı amaçladığı değeri de dikkate almak zorundadır.
Kural insanı korumak için vardır; insan kuralı korumak için değil.
ASIL SUÇLU KİM?
Burada “suçlu” kelimesini dikkatli kullanmalıyız.
Çünkü bir sağlık krizinin doğrudan sınav sisteminden kaynaklandığını kanıtlamadan kimseyi suçlamak doğru değildir.
Fakat sorumluluk alanlarını sorgulamak başka bir şeydir.
Sorgulanması gerekenler vardır.
Birincisi: İnsanı performansa indirgeyen eğitim anlayışı.
Çocukları yıllarca puan, sıralama ve başarı baskısı altında tutan kültürü sorgulamalıyız.
İkincisi: Ezberci ve eleme odaklı eğitim modeli.
Öğrenmeyi değil sınavı merkeze alan anlayışı sorgulamalıyız.
Üçüncüsü: Kuralı insanın önüne koyabilen bürokratik zihniyet.
Olağanüstü bir durumda insan hayatını korumaya yönelik davranışı yalnızca mekanik bir “görev ihlali” kategorisinde değerlendiren yaklaşımı tartışmalıyız.
Ve belki de en önemli soru:
Bir insanın hayatını kurtaran öğretmen neden ilk olarak ödüllendirilmesi gereken kişi değil de cezalandırılması gereken kişi olarak görülüyor?
ÇÖZÜM NE?
Bir sistemi eleştirmek kolaydır.
Asıl mesele, yerine ne koyacağımızı söyleyebilmektir.
Eğer çocuklarımızı yarış atına dönüştüren sistemi eleştiriyorsak, insan merkezli bir eğitim modeli önermek zorundayız.
Sınav hayatın merkezinden çıkmalı
Sınavlar elbette olabilir.
Ancak öğrencinin bütün geleceği birkaç saatlik performansa indirgenmemelidir.
Proje,
araştırma,
yaratıcılık,
eleştirel düşünme,
problem çözme,
bilimsel çalışma,
sosyal sorumluluk
ve bireysel gelişim de değerlendirilmelidir.
Çünkü insan tek bir sınav anından ibaret değildir.
“Doğru cevabı bul” kültüründen “doğru soruyu sor” kültürüne geçmeliyiz
Bilim, hazır cevaplarla değil sorularla ilerler.
Öğrenciye yalnızca bilgi vermek değil, bilgiye ulaşmayı öğretmeliyiz.
Ezberleyen değil;
araştıran,
şüphe eden,
kanıt arayan,
yanılmaktan korkmayan
zihinler yetiştirmeliyiz.
Başarıyı yeniden tanımlamalıyız
Başarı yalnızca puan değildir.
Bir çocuğun merak geliştirmesi başarıdır.
Bir problemi çözmesi başarıdır.
Başarısızlıktan sonra yeniden denemesi başarıdır.
Bilimsel bir soru sorması başarıdır.
Topluma katkı sağlaması başarıdır.
Bir başka insana yardım etmesi başarıdır.
Çünkü insan değeri bir sıralama numarası değildir.
Psikolojik iyi oluş eğitim politikasının merkezinde olmalı
Sınav kaygısı, gelecek kaygısı ve başarısızlık korkusu eğitimin dışında bırakılamaz.
Psikolojik danışmanlık mekanizmaları güçlendirilmeli; öğrencinin akademik performansı kadar psikolojik iyi oluşu da önemsenmelidir.
Çocuğa bazen yeni bir test değil, güvenli bir alan gerekir.
Öğretmenlere kriz yönetimi ve ilk yardım eğitimi verilmelidir
Öğretmenler temel yaşam desteği, ilk yardım ve kriz yönetimi konusunda düzenli eğitim almalıdır.
Sınav görevlileri için de olağanüstü durumlarda uygulanacak açık protokoller bulunmalıdır.
Kalp durması,
bayılma,
ağır sağlık krizi,
yangın,
deprem
gibi durumlarda ne yapılacağı önceden belirlenmelidir.
Ve bu protokolün ilk maddesi çok açık olmalıdır:
Önce insan hayatı.
Çünkü sınav yeniden yapılabilir.
Sınav süresi telafi edilebilir.
Salon yeniden düzenlenebilir.
Ama kaybedilen hayat geri getirilemez.
Bürokrasiye yalnızca kural değil, muhakeme de kazandırılmalı
Kamu yönetimi kuralsız olmaz.
Ama yalnızca kuralla da yönetilemez.
İyi yönetim; mevzuatı bilmenin yanında olayın bağlamını, kişinin niyetini, zorunluluğu ve ortaya çıkan sonucu değerlendirebilmektir.
İnsan hayatını korumaya yönelik olağanüstü müdahaleler otomatik olarak cezalandırma mekanizmasına sokulmamalıdır.
Çünkü adalet, her duruma aynı cevabı vermek değil; her durumu hakkaniyetle değerlendirmektir.
EĞİTİMİN AMACINI YENİDEN TANIMLAMALIYIZ
Bütün mesele sonunda tek bir soruya geliyor:
Eğitim neden vardır?
Üniversiteye öğrenci seçmek için mi?
Sınav kazandırmak için mi?
İşgücü yetiştirmek için mi?
Yoksa insan yetiştirmek için mi?
Eğitim elbette mesleğe hazırlamalıdır.
Ama yalnızca mesleğe değil, hayata hazırlamalıdır.
Bilgi vermelidir.
Ama yalnızca bilgi değil, düşünme becerisi de kazandırmalıdır.
Başarıyı teşvik etmelidir.
Ama başarıyı insan değerinin ölçüsü hâline getirmemelidir.
Rekabeti öğretebilir.
Ama dayanışmayı unutturmamalıdır.
Ve en önemlisi:
İnsana, insan hayatının değerini öğretmelidir.
Çünkü bir gün bir öğrenci yere düştüğünde, ona yardım edecek olan yine başka bir insandır.
O insanın nasıl davranacağını belirleyen şey ise yalnızca aldığı eğitim değil, eğitimin ona kazandırdığı değerlerdir.
ASIL SINAV BİZİM
Belki de o gün sınav salonunda öğrenciler kadar biz de sınandık.
Öğretmen sınandı.
Kurum sınandı.
Eğitim sistemi sınandı.
Bürokrasi sınandı.
Ve toplum olarak biz sınandık.
Şimdi kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz çocuklarımızı sınavı kazanmaya mı hazırlıyoruz, hayatı kazanmaya mı?
Çünkü sınavı kazanmak bir başarı olabilir.
Ama hayat karşısında merakını kaybetmemek,
bilimsel düşünebilmek,
hata yapmaktan korkmamak,
başkasının acısını görebilmek,
gerektiğinde bir insanın elinden tutabilmek
çok daha büyük bir başarıdır.
Eğitim sisteminin görevi çocukları birbirinin önüne geçirmek değil;
kendi potansiyellerinin önünü açmaktır.
Çocuğa yalnızca doğru cevabı öğretmek değil, yanlış cevap verdiğinde yeniden düşünmeyi öğretmektir.
Yalnızca kazanmayı değil, kaybettiğinde ayağa kalkmayı öğretmektir.
Yalnızca soru çözmeyi değil, soru sormayı öğretmektir.
Yalnızca kendisi için yaşamayı değil, toplumun bir parçası olduğunu öğretmektir.
Ve bir gün başka bir insan yere düştüğünde:
“Bu benim görevim değil.”
demek yerine,
“Ben ne yapabilirim?”
diye sorabilmektir.
İşte eğitim budur.
Çünkü eğitimin gerçek başarısı, kaç öğrencinin sınavı kazandığıyla değil;
kaç öğrencinin düşünmeyi, merak etmeyi, üretmeyi, dayanışmayı ve insan kalmayı öğrendiğiyle ölçülmelidir.
Ve belki de bu olayın bize bıraktığı en ağır soru şudur:
Bir insanın hayatını kurtaran öğretmen mi sınavdan kaldı, yoksa insanı kendi kurallarının içine hapseden sistem mi?
Cevabı vermek bize kalıyor.
Ama bir şey açık:
Çocuklarımızı yarış atı olarak değil, insan olarak yetiştirmek zorundayız.
Çünkü hayatın bazı sorularında doğru cevap şıkların arasında bulunmaz.
Vicdanın içindedir.
