*Dinleyenin Yükü: Psikologlar da İnsan*

  • 23 Temmuz 2026
*Dinleyenin Yükü: Psikologlar da İnsan*

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Dr Dilek Baran makalesinde;

Bir psikoloğun odasına giren danışan, çoğu zaman hayatının en kırılgan anlarını beraberinde getirir. Kimi zaman çocukluk travmalarını, kimi zaman kayıplarını, kimi zaman ise kimseye anlatamadığı korkularını paylaşır. Psikolog ise yalnızca dinlemez; anlamaya çalışır, analiz eder, duyguları düzenlemeye yardımcı olur ve bilimsel bilgiyle iyileşme sürecine eşlik eder.
Fakat çoğu zaman gözden kaçan bir gerçek vardır: Sürekli dinleyen kişinin de bir zihni, bir kalbi ve bir insan olarak taşıdığı sınırlar vardır.
Psikoloji literatüründe bu durum ikincil travmatik stres  ve şefkat yorgunluğu  kavramlarıyla açıklanmaktadır. Özellikle travma, kayıp ve yoğun duygusal yük taşıyan bireylerle çalışan ruh sağlığı uzmanlarının, danışanların yaşadığı acılardan dolaylı olarak etkilenebileceği belirtilmektedir (Figley, 1995).
Buna ek olarak, Maslach ve Jackson’ın (1981) geliştirdiği tükenmişlik modeli; yoğun duygusal emek gerektiren mesleklerde çalışan bireylerin zaman içinde duygusal tükenme yaşayabileceklerini ortaya koymuştur. Psikologlar, eğitimleri ve mesleki donanımları sayesinde bu süreci yönetebilseler de, bu durum onların etkilenmeyeceği anlamına gelmez.
Ancak mesele yalnızca psikoloji değildir.
Sosyolojik açıdan bakıldığında psikolog, bireyin anlattığı hikâyeyi dinlerken aslında toplumun hikâyesini de dinlemektedir. Terapi odasına giren yalnızca bireyin kaygısı değildir; ekonomik belirsizlikler, aile yapısındaki değişimler, dijital yalnızlık, toplumsal kutuplaşma, şiddet, dışlanma ve modern yaşamın görünmeyen baskıları da o odanın sessiz tanıklarıdır. Psikolog, bireyin kelimeleri arasında toplumun izlerini okuyan sessiz bir gözlemciye dönüşür.
Bu nedenle terapi odası, yalnızca bireysel iyileşmenin gerçekleştiği bir mekân değil; aynı zamanda toplumun ruh hâlinin de yansıdığı bir aynadır.
Bu noktada konu kişisel gelişim açısından da önem kazanır. Gerçek gelişim yalnızca kendimizi ifade etmeyi öğrenmek değildir; dinlemeyi, teşekkür etmeyi ve bizi anlamaya çalışan insanların da emek verdiğini fark edebilmektir. Olgunluk, sadece konuşabilmekte değil; karşımızdaki insanın görünmeyen yükünü hissedebilecek kadar farkındalık geliştirebilmektedir. Çünkü empati, yalnızca acımızı anlatmak değil, acımızı dinleyenin de yorulabileceğini anlayabilmektir.
Felsefi açıdan ise daha derin bir soru karşımıza çıkar:
Empati yalnızca tek yönlü bir eylem midir?
Toplum olarak bizi sabırla dinleyen, acımıza eşlik eden ve ruhumuza dokunmaya çalışan insanların da zaman zaman anlaşılmaya, dinlenmeye ve nefes almaya ihtiyaç duyabileceğini düşünüyor muyuz?
Belki de empatiyi yeniden tanımlamamız gerekiyor. Çünkü empati, yalnızca konuşanın hakkı değil; dinleyenin de insan olduğunu unutmamaktır.
Bir toplum, yalnızca sorunlarını anlatabildiği kadar değil; kendisini dinleyen insanları da koruyabildiği kadar sağlıklıdır. Psikologların ruhsal iyilik hâline gösterilen özen, aslında toplumun ruh sağlığına gösterilen özendir.
Ve belki de asıl soru şudur:
İnsan olmak, yalnızca konuşabilmek midir; yoksa kendisini sessizce dinleyen yüreği de görebilmek mi?
Çünkü bazen en ağır yük, konuşanın taşıdığı acı değil; o acıyı sessizce taşıyabilen insanın görünmeyen yüküdür. Ve belki de uygarlığın gerçek ölçüsü, en çok konuşanların değil, en çok dinleyenlerin ne kadar korunduğunda saklıdır.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ