KENDİ FIRTINASINI ÇIKARANLAR
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
“Kendi fırtınasını çıkaranlar, yağmur yağdığında en çok yakınanlardır.”
Kimi insanlar , rüzgârı kendileri çıkarır, bulutları kendileri toplar, gökyüzünü kendileri karartır. Sonra yağmur başlayınca ilk onlar yakınır.
Üstelik yağmurdan yakınırken, fırtınanın nasıl çıktığını anlatmazlar. Rüzgârı kim estirdi, bulutları kim biriktirdi, gökyüzünü kim kararttı; bunların üzerinde durmazlar. Çünkü sorumluluğu kabul etmek yerine sonucu başkasının üzerine atmak daha kolaydır. Toplumların ve siyaset dünyasının da böyle bir alışkanlığı vardır.
Bir ülkede yıllarca yanlış politikalar uygulanır. Adalet duygusu zedelenir, ekonomik dengeler bozulur, eğitim nitelik yitirir, liyakat geri plana itilir, kurumların güvenilirliği tartışılır, toplumun farklı kesimleri birbirine karşı konumlandırılır.
Sonra bütün bunların ortaya çıkardığı sonuçlar ağırlaşınca, aynı çevrelerden şu sözleri duymaya başlarız:
“Böyle olacağını bilmiyorduk.”
“Kimse bunu öngöremezdi.”
“Koşullar bizi buraya getirdi.”
Oysa bu sonuçlar şaşırtıcı değildir.
Yanlış yere ekilen tohumun yanlış ürün vermesi gibi. Adaletsizliğin güvensizlik yaratması, ayrıştırıcı dilin toplumsal gerilimi artırması, yaraşırlığın yerine bağlılığın konulmasının kurumları zayıflatması da şaşırtıcı değildir.
Fırtına bir anda çıkmaz.
Önce küçük bir rüzgâr eser.
Sonra bulutlar birikir.
Sonra hava kararır.
İnsanlar hâlâ “Bir şey olmaz.” der.
Derken ilk damlalar düşer.
Ve fırtına başladığında herkes gökyüzüne bakıp şaşırır.
Oysa gökyüzü uzun zamandır uyarıyordur.
Siyasette en kolay şey, sorumluluğu başkasına atmaktır
Siyaset, yalnızca iktidar sahibi olmak değil; aynı zamanda alınan kararların sonuçlarını üstlenme sanatıdır. Demokratik kültürün en önemli öğelerinden biri de budur: Başarının sahibi olmak kadar başarısızlığın sorumluluğunu da kabul edebilmek. Fakat siyasal dil zaman zaman bunun tam tersine dönüşür.
İyi sonuçlar sahiplenilir, kötü sonuçlar ise dış güçlere, geçmiş yönetimlere, muhalefete, topluma, ekonomiye, dünyadaki gelişmelere ya da başka aktörlere bağlanır.
Başarı varsa “biz yaptık” denilir.
Sorun varsa “onlar yüzünden oldu.”
Bu yaklaşım yalnızca siyaseti değil, toplumun ortak aklını da yıpratır. Çünkü sürekli başkasını suçlayan siyaset, yurttaşın gerçek nedenleri görmesini zorlaştırır. Oysa demokratik toplumlarda yurttaşın en temel hakkı, “Bunu kim yaptı ve neden yaptı?” diye sorabilmesidir.
Bu soru sorulmadığında siyaset hesap verme kültüründen uzaklaşır.
Toplumsal kutuplaşmanın yağmuru
Toplumları da siyasetçiler kadar toplumun kendisi biçimlendirir. Birbirimizi dinlemeyi bıraktığımızda, farklı düşünene düşman gözüyle baktığımızda, eleştiriyi ihanet saydığımızda, kendi düşüncemizi tek doğru kabul ettiğimizde aslında hep birlikte bir fırtına hazırlıyoruz.
Sonra sokakta huzursuzluk arttığında,
İnsanlar birbirine güvenmediğinde,
Komşu komşusundan kuşkulandığında,
Çocuklar geleceğe umutla bakamadığında,
Gençler ülkelerinde kendilerine bir gelecek göremediğinde,
Herkes “Neden böyle olduk?” diye soruyor.
Kendimize önce şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bu duruma gelmemizde benim payım var mı?”
Çünkü toplumsal sorunların tamamını başkasına yüklemek, bizi sorumluluktan kurtarmıyor.
Sessiz kalmak da bir tutumdur.
Yanlışı görüp susmak da bir tercihtir.
Haksızlığı alkışlamak da bir davranıştır.
Kutuplaştırıcı dili yaymak da fırtınaya atılmış bir avuç rüzgârdır.
Yağmurdan yakınmak yetmez
Bir toplumda yalnızca sonuçlardan yakınmak kolaydır.
Pahalılıktan yakınmak kolaydır.
Adaletsizlikten yakınmak kolaydır.
Eğitimdeki sorunlardan yakınmak kolaydır.
Gençlerin umutsuzluğundan, insanların birbirine güvenmemesinden, siyasetin sertleşmesinden yakınmak kolaydır. Zor olan, bütün bunların nedenlerini sorgulamaktır. Daha da zor olan, kendi payımıza düşen sorumluluğu kabul etmektir. Çünkü insan çoğu zaman aynaya bakmaktan hoşlanmaz. Başkalarının yanlışlarını büyüteçle görmek kolaydır; kendi yanlışlarımızı görmek ise cesaret ister.Oysa gerçek değişim, başkasını suçlamakla değil, kendimize ve yönetenlere doğru soruları sormakla başlar.
Fırtınayı durdurmanın yolu
Her fırtınanın bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Toplumlar isterse yönünü değiştirebilir.
Siyaset isterse dilini değiştirebilir.İnsanlar isterse birbirini yeniden dinleyebilir.
Bunun yolu korkudan değil, akıldan; öfkeden değil, sağduyudan; düşmanlıktan değil, demokratik uzlaşmadan geçer.
Bize düşen, yağmur başladığında şemsiyeyi açıp yakınmakla yetinmemektir.
Bir de gökyüzüne bakıp sormalıyız:
Bu bulutları kim topladı?
Bu rüzgârı kim çıkardı?
Ve biz bütün bunlar olurken neden sustuk?
Çünkü siyasal ve toplumsal yaşamda gerçek yüzleşme, yağmurdan sonra değil, fırtına çıkmadan önce yapılmalıdır.
Fırtınayı çıkarıp yağmurdan yakınmak kolaydır.
Asıl erdem, fırtınanın neden çıktığını anlamak ve bir daha aynı fırtınayı yaratmamaktır.
Unutmayalım:
Bir toplumun geleceğini yalnızca yönetenler değil, yönetenlere karşı nasıl bir tutum aldığı da belirler. Kendi fırtınasını çıkaranların yağmurdan yakınmaya hakkı olabilir.
Ama o fırtınanın yeniden çıkmasını önlemek için hepimizin sorumluluğu vardır.
KENDİ FIRTINASINI ÇIKARANLAR
“Kendi fırtınasını çıkaranlar, yağmur yağdığında en çok yakınanlardır.”
Bazı insanlar vardır; rüzgârı kendileri çıkarır, bulutları kendileri toplar, gökyüzünü kendileri karartır. Sonra yağmur başlayınca ilk onlar şikâyet eder.
Üstelik yağmurdan yakınırken, fırtınanın nasıl çıktığını anlatmazlar. Rüzgârı kim estirdi, bulutları kim biriktirdi, gökyüzünü kim kararttı; bunların üzerinde durmazlar. Çünkü sorumluluğu kabul etmek yerine sonucu başkasının üzerine atmak daha kolaydır.
Toplumların ve siyaset dünyasının da böyle bir hafızası vardır.
Bir ülkede yıllarca yanlış politikalar uygulanır. Adalet duygusu zedelenir, ekonomik dengeler bozulur, eğitim nitelik kaybeder, liyakat geri plana itilir, kurumların güvenilirliği tartışılır, toplumun farklı kesimleri birbirine karşı konumlandırılır.
Sonra bütün bunların ortaya çıkardığı sonuçlar ağırlaşınca, aynı çevrelerden şu sözleri duymaya başlarız:
“Böyle olacağını bilmiyorduk.”
“Kimse bunu öngöremezdi.”
“Şartlar bizi buraya getirdi.”
Oysa bazı sonuçlar sürpriz değildir.
Yanlış yere ekilen tohumun yanlış ürün vermesi sürpriz değildir. Adaletsizliğin güvensizlik yaratması, ayrıştırıcı dilin toplumsal gerilimi artırması, liyakatin yerine sadakatin konulmasının kurumları zayıflatması da sürpriz değildir.
Fırtına bir anda çıkmaz.
Önce küçük bir rüzgâr eser.
Sonra bulutlar birikir.
Sonra hava kararır.
İnsanlar hâlâ “Bir şey olmaz.” der.
Derken ilk damlalar düşer.
Ve fırtına başladığında herkes gökyüzüne bakıp şaşırır.
Oysa gökyüzü uzun zamandır uyarıyordur.
Siyasette en kolay şey, sorumluluğu başkasına atmaktır
Siyaset, yalnızca iktidar sahibi olmak değil; aynı zamanda alınan kararların sonuçlarını üstlenme sanatıdır.
Demokratik kültürün en önemli unsurlarından biri de budur: Başarının sahibi olmak kadar başarısızlığın sorumluluğunu da kabul edebilmek.
Fakat siyasal dil zaman zaman bunun tam tersine dönüşür.
İyi sonuçlar sahiplenilir, kötü sonuçlar ise dış güçlere, geçmiş yönetimlere, muhalefete, topluma, ekonomiye, dünyadaki gelişmelere ya da başka aktörlere bağlanır.
Başarı varsa “biz yaptık” denilir.
Sorun varsa “onlar yüzünden oldu.”
Bu yaklaşım yalnızca siyaseti değil, toplumun ortak aklını da yıpratır.
Çünkü sürekli başkasını suçlayan siyaset, yurttaşın gerçek nedenleri görmesini zorlaştırır.
Oysa demokratik toplumlarda yurttaşın en temel hakkı, “Bunu kim yaptı ve neden yaptı?” diye sorabilmesidir.
Bu soru sorulmadığında siyaset hesap verme kültüründen uzaklaşır.
Toplumsal kutuplaşmanın yağmuru
Toplumları da siyasetçiler kadar toplumun kendisi şekillendirir.
Birbirimizi dinlemeyi bıraktığımızda, farklı düşünene düşman gözüyle baktığımızda, eleştiriyi ihanet saydığımızda, kendi düşüncemizi tek doğru kabul ettiğimizde aslında hep birlikte bir fırtına hazırlıyoruz.
Sonra sokakta huzursuzluk arttığında,
İnsanlar birbirine güvenmediğinde,
Komşu komşusundan kuşkulandığında,
Çocuklar geleceğe umutla bakamadığında,
Gençler ülkelerinde kendilerine bir gelecek göremediğinde,
Herkes “Neden böyle olduk?” diye soruyor.
Belki de önce şu soruyu sormamız gerekiyor:
“Bu hale gelmemizde benim payım var mı?”
Çünkü toplumsal sorunların tamamını başkasına yüklemek, bizi sorumluluktan kurtarmıyor.
Sessiz kalmak da bir tutumdur.
Yanlışı görüp susmak da bir tercihtir.
Haksızlığı alkışlamak da bir davranıştır.
Kutuplaştırıcı dili yaymak da fırtınaya atılmış bir avuç rüzgârdır.
Yağmurdan yakınmak yetmez
Bir toplumda yalnızca sonuçlardan şikâyet etmek kolaydır.
Pahalılıktan yakınmak kolaydır.
Adaletsizlikten yakınmak kolaydır.
Eğitimdeki sorunlardan yakınmak kolaydır.
Gençlerin umutsuzluğundan, insanların birbirine güvenmemesinden, siyasetin sertleşmesinden yakınmak kolaydır.
Zor olan, bütün bunların nedenlerini sorgulamaktır.
Daha da zor olan, kendi payımıza düşen sorumluluğu kabul etmektir.
Çünkü insan çoğu zaman aynaya bakmaktan hoşlanmaz.
Başkalarının hatalarını büyüteçle görmek kolaydır; kendi hatalarımızı görmek ise cesaret ister. Oysa gerçek değişim, başkasını suçlamakla değil, kendimize ve yönetenlere doğru soruları sormakla başlar.
Fırtınayı durdurmanın yolu
Her fırtınanın bir başlangıcı olduğu gibi bir sonu da vardır. Toplumlar isterse yönünü değiştirebilir.
Siyaset isterse dilini değiştirebilir. İnsanlar isterse birbirini yeniden dinleyebilir. Bunun yolu korkudan değil, akıldan; öfkeden değil, sağduyudan; düşmanlıktan değil, demokratik uzlaşmadan geçer. Bize düşen, yağmur başladığında şemsiyeyi açıp yakınmakla yetinmemektir.
Bir de gökyüzüne bakıp sormalıyız:
Bu bulutları kim topladı?
Bu rüzgârı kim çıkardı?
Ve biz bütün bunlar olurken neden sustuk?
Çünkü siyasal ve toplumsal yaşamda gerçek yüzleşme, yağmurdan sonra değil, fırtına çıkmadan önce yapılmalıdır. Fırtınayı çıkarıp yağmurdan yakınmak kolaydır. Asıl erdem, fırtınanın neden çıktığını anlamak ve bir daha aynı fırtınayı yaratmamaktır.
Unutmayalım:
Bir toplumun geleceğini yalnızca yönetenler değil, yönetenlere karşı nasıl bir tutum aldığı da belirler. Kendi fırtınasını çıkaranların yağmurdan yakınmaya hakkı yoktur. Ama o fırtınanın yeniden çıkmasını önlemek için hepimizin sorumluluğu vardır.
