Ulus Devletten Küresel Girişime: Gücün Yeni Adresi

Yücel AKYÜREKLİ

Yücel AKYÜREKLİ

  • 09 Şubat 2026

Bursa Vatan Medya Grubu Köşe Yazarı – Gezgin ve Girişimci
Yücel Akyürekli

Dünya siyaseti ve küresel düzen, uzun yıllar boyunca tek bir temel soruya dayanıyordu: Güç kimde? Bu sorunun cevabı neredeyse tartışmasızdı. Güç; sınırları belirli, bayrağı olan, ordusunu ve hukuk sistemini elinde tutan ulus devletlerin tekelindeydi. Başkentler karar alır, ordular uygular, diplomasi devletler arasında yürürdü. Ancak 21. yüzyıla gelindiğinde bu net tablo giderek bulanıklaştı. Artık sahnede yalnızca devletler yok; uluslararası girişimler, çok uluslu şirketler, sivil toplum ağları ve hatta bireysel aktörler de küresel oyunun belirleyici parçaları hâline geldi.

Ulus devlet hâlâ sistemin temel yapı taşı olmayı sürdürüyor. Vergi topluyor, yasaları koyuyor, güvenliği sağlıyor ve meşruiyetini halktan alıyor. Ancak çağımızın büyük krizleri—iklim değişikliği, pandemi, dijital güvenlik tehditleri, enerji krizi ve küresel tedarik zincirleri—tek bir ülkenin sınırları içinde çözülebilecek sorunlar olmaktan çıktı. İşte bu noktada uluslararası girişimler devreye giriyor. Birleşmiş Milletler, Dünya Sağlık Örgütü, Dünya Ticaret Örgütü ve bölgesel birlikler, “tek başına çözüm olmaz” gerçeğinin kurumsal yansımaları olarak ortaya çıkıyor.

Ne var ki bu yapılar, sanıldığı kadar nötr ya da masum değil. Uluslararası iş birliği, çoğu zaman yeni bir güç mücadelesi alanına dönüşüyor. Büyük ekonomiler daha fazla söz hakkı elde ederken, küçük ve gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman “uyum sağlayan” konumuna itiliyor. Temsil adaleti, veto mekanizmaları ve karar alma süreçlerindeki eşitsizlikler, bu nedenle küresel sistemin en tartışmalı başlıkları arasında yer alıyor. Bir yandan dayanışma söylemi üretilirken, diğer yandan yeni bağımlılık ilişkileri doğabiliyor.

Bu tabloya son yıllarda çok daha güçlü bir aktör eklendi: ulusötesi şirketler ve küresel girişimler. Teknoloji devleri, enerji şirketleri ve finans kuruluşları, bazı devletlerin yıllık bütçelerinden daha büyük ekonomik güce sahip. Bu şirketler, yatırım kararlarıyla ülkelerin iç politikasını dolaylı biçimde etkileyebiliyor. İstihdamdan çevre politikalarına, dijital altyapıdan veri güvenliğine kadar pek çok alanda belirleyici hâle geliyorlar. Böylece devletlerin egemenliği, artık yalnızca diğer devletlerle değil, küresel sermayeyle de sürekli bir pazarlık sürecine giriyor.

Peki bu durum, ulus devletlerin tamamen güç kaybettiği anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Aksine, ulus devletler yeni bir rol tanımıyla karşı karşıya. Artık mesele her şeyi tek başına kontrol etmek değil; doğru ağların parçası olmak, uluslararası girişimlerde etkili temsil sağlamak ve ulusal çıkarı küresel bir dille savunabilmek. Günümüz dünyasında güç, yalnız durabilmekten değil; doğru iş birliklerini kurabilmekten geçiyor.

Türkiye gibi jeopolitik açıdan kritik ülkeler için bu denge çok daha hassas. Ulusal egemenliği korurken uluslararası girişimlerden dışlanmamak, küresel sistemin parçası olurken kendi önceliklerini masada tutabilmek büyük bir stratejik beceri gerektiriyor. Bu noktada diplomasi kadar vizyon da belirleyici. Kısa vadeli kazanımlar yerine uzun vadeli, sürdürülebilir ve karşılıklı faydaya dayalı stratejik ortaklıklar artık bir tercih değil, zorunluluk hâline gelmiş durumda.

Sonuç olarak dünya, ne tamamen ulus devletlerin ne de bütünüyle küresel yapıların kontrolünde. İki alan iç içe geçmiş durumda ve birbirini dönüştürüyor. Uluslararası girişimler, doğru tasarlandığında ortak sorunlara ortak çözümler sunabilir; yanlış yönetildiğinde ise eşitsizlikleri derinleştiren bir araca dönüşebilir. Asıl kritik soru şudur:
Uluslar bu yeni düzende yalnızca uyum sağlayan pasif aktörler mi olacak, yoksa oyunu kurallarını belirleyen, yön veren güçlü aktörler mi?

Gelecek, bu soruya verilen cevaplarda saklı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ