Nereye Kadar?
Ekonomi, en yalın tanımıyla; sınırlı kaynakların, sınırsız ihtiyaçlar karşısında nasıl üretildiğini, nasıl paylaşıldığını ve nasıl tüketildiğini inceleyen bir bilim dalıdır. Ancak bu tanım, işin sadece teknik tarafıdır. Çünkü ekonomi; tablolar, grafikler ve istatistiklerden ibaret değildir. Ekonomi, doğrudan insanın hayatına dokunan, sofraya giren ekmekten ödenemeyen faturaya kadar uzanan toplumsal bir gerçektir.
Ekonomi aynı zamanda son derece kırılgandır. Siyasi söylemlerden, alınan kararlardan, verilen mesajlardan anında etkilenir. Bireylerin, firmaların ve devletlerin aldığı her ekonomik karar; gelir dağılımını, istihdamı, fiyatları ve refah seviyesini belirler. Yani ekonomi, günlük hayatın tam merkezindedir.
Ekonominin temel sorunlarının başında kıtlık gelir. Kaynaklar sınırlıdır; ihtiyaçlar ise sınırsız. Bu nedenle her toplum, “neyi, ne kadar ve kimin için üreteceğine” karar vermek zorundadır. İşte bu noktada ekonomik sistemler devreye girer. Piyasa ekonomisi, planlı ekonomi ve karma ekonomi gibi modeller bu sorulara farklı cevaplar üretir. Günümüzde ise çoğu ülke, devletin düzenleyici rol üstlendiği karma ekonomik sistemi benimsemektedir.
Ekonomi kendi içinde iki ana dala ayrılır: Mikroekonomi ve makroekonomi.
Mikroekonomi; bireylerin ve firmaların davranışlarını, arz-talep ilişkilerini ve fiyat oluşumlarını inceler. Makroekonomi ise enflasyon, işsizlik, büyüme ve milli gelir gibi tüm toplumu ilgilendiren göstergelere odaklanır. Özellikle enflasyon ve işsizlik, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal birer yaradır.
Son yıllarda dünya ekonomisi derin bir belirsizlik sürecinden geçiyor. Küresel salgınlar, jeopolitik gerilimler, savaşlar, iklim krizi ve teknolojik dönüşüm, ekonomik dengeleri altüst etti. Dijitalleşme ve yapay zekâ üretim süreçlerini değiştirirken, bir yandan bazı meslekleri ortadan kaldırıyor, diğer yandan yeni iş alanları yaratıyor. Ancak bu dönüşüm, herkes için eşit fırsatlar sunmuyor.
Ve burada çok kritik bir noktaya geliyoruz:
Adalet yoksa, ekonomi de olmaz.
Çünkü ekonominin temelinde adalet vardır. Hukuka, kurallara ve adil paylaşıma olan güven zayıfladıkça; ekonomi bozulur, piyasa tedirgin olur, yatırımcı kaçar, vatandaş umutsuzluğa sürüklenir. Adalete olan güven azaldıkça, ekonomik kötü gidişat kaçınılmaz hale gelir.
Bu nedenle bugün sadece büyümeyi konuşmak yetmez. Gelir dağılımı, verimlilik, sosyal adalet ve fırsat eşitliği tartışmaları her zamankinden daha önemlidir. Ekonomik büyüme tek başına bir anlam ifade etmez. Önemli olan; sürdürülebilir, adil ve kapsayıcı bir büyümedir. Yani büyümenin çevreyi yok etmeden, toplumun geniş kesimlerine yayılması gerekir.
Bu noktada yeşil ekonomi, sosyal politikalar ve adil vergi sistemi, yalnızca teknik başlıklar değil; toplumsal huzurun anahtarıdır.
Sonuç olarak ekonomi; bireysel kararlarla küresel gelişmelerin kesiştiği geniş ve karmaşık bir alandır. Ekonomiyi doğru okumak, sadece cebimizi değil, geleceğimizi de korumak demektir.
Ama sormamız gereken temel soru şudur:
Adalet zedelenmişken, bu düzen nereye kadar gider?
Unutmayalım:
Adalet, mülkün temelidir.
Hayrettin Bulut
Bursa Vatan Medya Grubu Köşe Yazarı
