Ahmet Koçak’tan Tarihsel Gerçekliği Yürek Burkan Satırlarla Anlatan Yazı: “Bir Köyün Sessiz Çığlığı”

  • 30 Ağustos 2025
Ahmet Koçak’tan Tarihsel Gerçekliği Yürek Burkan Satırlarla Anlatan Yazı: “Bir Köyün Sessiz Çığlığı”

Bursa Vatan Medya Grubu köşe yazarlarından Ahmet Koçak, kaleme aldığı son yazısında; savaşın en ağır bedelini ödeyen Anadolu köylerinden birinde yaşanan acıyı etkileyici bir dille aktardı. Tarihin tozlu sayfalarından alınan bu dramatik hikâye, bir ailenin yok oluşunu, bir köyün sessiz çığlığını ve savaşın gölgesinde ezilen hayatları gözler önüne seriyor.

Koçak yazısında, Abdullah adlı köylünün yaşadığı sarsıcı süreci şöyle anlatıyor:

“Aradan altı ay geçmeden köye jandarmalar geldi. Oğlu yeni doğan Mehmet ile yeni evli Mükremin’i yanlarına alıp askere götürdüler. Abdullah’ın aklına gelen başına gelmeye başlamıştı. Karısı, iki gelini, iki oğlu, Mehmet’ten Asiye adında iki yaşında bir kız ve Hasan adını verdikleri beş aylık torunu ile aile, giderek küçülmeye başlamıştı.”

REKLAM ALANI

Osmanlı’nın savaş içinde olduğu o yıllarda, cepheye gidenlerden sadece aylar sonra gelen mektuplarla haber alınabiliyordu. Haber, çoğu zaman ya bir umut kırıntısı ya da derin bir yas getiriyordu.

“İki delikanlı oğlu ile ekinleri biçtiler, buğdayları ambarlara koydular. Altı ay sonra yine jandarmalar gelip kalan iki oğlunu istediler. Ahmet’le Bekir de askere gidecekti.”

Koçak, bu satırlarla yalnızca bir ailenin değil, binlerce Anadolu köylüsünün ortak kaderini anlattı. Savaşın sadece cephede değil, en çok da geride kalanlarda derin izler bıraktığını hatırlattı.

Yazı, savaşın insan ruhunda açtığı derin yarayı unutmamak ve geçmişten ders almak gerektiğini vurgulayan şu cümleyle son buluyor:

“Toprağa değil evlatlara ekin eken bir milletin hikâyesidir bu… Sessizce kaybolan aileler, geride kalan yarım hayatlar ve hiç dinmeyen bekleyişlerdir.”

ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!
“…Aradan altı ay geçmeden köye jandarmalar geldi. Oğlu yeni doğan Mehmet ile yeni evli Mükremin’i yanlarına alıp askere götürdüler. Abdullah’ın aklına gelen başına gelmeye başlamıştı. Karısı, iki gelini, iki oğlu, Mehmet’ten Asiye adında iki yaşında bir kız ve Hasan adını verdikleri beş aylık torunu ile aile, giderek küçülmeye başlamıştı. Osmanlı harp halindeydi ve cepheye gidenlerden aylar sonra mektup gelince, ancak haberdar olabiliyorlardı.
O yıl iki delikanlı oğlu ile ekinleri biçtiler, buğdayları ambarlara koydular. Altı ay sonra yine jandarmalar gelip kalan iki oğlunu istediler. Ahmet’le Bekir de askere gidecekti.
“Altı ay önce iki oğlum askere gitti. Şimdi kalan ikisini istiyorsunuz. Bunlar da giderse çiftçiliği kim yapacak? Bu kadar horantanın karnı nasıl doyacak? Birini bari bırakın da işleri yapsın. Ben artık kocadım, ekip biçemem.” dese de onu dinlemeyip ağıt, figanlar arasında iki oğlunu da alıp askere götürdüler. Askere giden gelmiyordu. Onlardan haber de alınamıyordu…” (SAMANLIKTAKİ İĞNE” kitabımdan)

“…Ağustos ayının başlarıydı. Bozok sancağı, Akdağmadeni ilçesinin Hisarbey köyüne iki atlı dörtnala gelip girdi…”
“…Gelenler ayağa kalktılar. Burma bıyıklı olanı kısa bir açıklama yaptı. Sonra da koynundan çıkardığı bir kâğıdı muhtara uzattı…”
“…Muhtar el kol sallayarak “susun” diye bağırdı. Kütük defteri elindeydi. Oradan okumaya başladı. Gideceklerin adlarını bir bir okudu, duyurdu.
Elli yedi kişiydiler; amcalar, yeğenler, dayılar, babalar, oğullar…
Kadınlar, kızlar çocuklar da duramamış gelmiş kıyıda bekliyorlardı. Olanları duyar duymaz çığlıklar attılar. Diyeşetler demeye, ağıtlar yakarak birbirlerine sarılıp ağlaşmaya başladılar. ‘Yine mi ayrılık?’ Daha dün değil miydi kendileri gelemeyip künyesi gelenler. Gelenler şimdi geri gideceklerdi. Daha kaç yıl oluyordu ki Balkan’dan geleli? Yasla kaygıyla akşamı ettiler…”(Yüksel KOÇ’un AĞITLARIYLA ÖYKÜLER kitabından.)
Diyeşet: Yozgat yöresinde daha çok ölenin arkasından söylenilen maninin ağıt şeklinde söylenilenidir. Gelin olan kızlar için de söylenir)
Bu iki paragraf, Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş savaşlarının iki köydeki yankısıdır.
26 Ağustos 1922 tarihinde Başkomutan Mustafa Kemal’in sesi Afyonkarahisar- Dumlupınar’da duyulur; “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” O emri alanlar Anadolu’nun köylerinden gelenlerdir. 30 Ağustos Zaferi onların canlarıyla, kanlarıyla kazanılmıştır. Bu savaş adı üstünde Kurtuluş Savaşı’dır. Ülkeler fethetmek ganimetler ve köleler elde etmek için değil, kurtuluş içindir.
Savaş sürecini ve sonrasını Atatürk şöyle özetler:
“Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler… İşte Türk genel devriminin bir kısa deyimi…”
Her kavga kötüdür; kavga sonunda yenen de yenilen de travma (incinme) yaşar. Savaşlar büyük kavgalar oldukları için toplumlar üzerindeki incinmeler de büyük olur ve kuşaklar boyu sürer.
Savaş zaferle sonuçlanmış; on üç milyon düşen nüfus üreten olmayınca kıtlıkla, cehaletle, salgın hastalıklarla boğuşmaya başlamıştır. Anadolu’da pek çok ocak sönmüş, tütmeye başlayan ocaklar da savaştan gazi olarak dönenler ile şehitlerin çocuklarıyla oldu. Ben de, o günleri yazan diğer yazarlar da böyle ailelerden yetişenleriz. Üçüncü kuşak olarak zaferimizi gururla kutlarken bu büyük incinmenin etkilerini taşıyoruz. O zor günler tekrar gelir endişesi ile bir kenara bir şeyler biriktirme telaşındayız.
Tarih boyunca Anadolu yerli halkı Osmanlı’nın asker ve erzak temin ettiği bereketli topraklardır. Yönetime yanaştırılmayan insanlar savaşta ve vergide akla gelirdi. Büyük incinme zaferle sonuçlanınca yeni önder bir ailenin bir zümrenin yönetimine son verdi. “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” diyerek halkın kendi kendisini yönetmesi için Cumhuriyeti ilan etti. Yönetimden yüzyıllarca uzak tutulan Türk insanı artık eşitti ve kendi kendisini yönetecekti. Yüce önderimiz incinmiş yüreklere moral verici sözler söylemiş, çöküntü yaşayan ülke insanını canlandırmaya uğraşmış ve başarmıştır.
Nasıl bir öndere sahip olduğumuzu anlamak için yabancıların yazdıklarını okumak gereklidir. İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine’in Londra’ya özel Bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine “40 Yıl Boyunca Açıklanmayacak” damgası vurulan mektubundan birkaç dikkat çekici saptamalarına bakalım:
“Atatürk’ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi. Müslüman olarak doğmuş, ancak yobazlık karşıtı bir kişi olmuştu, doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti; işini iyi bilen, istidat sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. O, Türk Milleti’ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır. İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de bütün bunlardan daha önemlisi bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.”
Dünyanın en iyi askeri Mustafa Kemal Atatürk savaşla ilgili şu sözü de söylemiştir:
“Millet hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir.”
ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!
ahmet.kocak16@hotmail.com

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ