ÂDEM (as.)’IN YASAK MEYVE KISSASI SINIR, HATA, TÖVBE VE MERHAMET
Bursa Vatan Medya Grubu köşe yazarlarından Bahri Palas, son yazısında;
Bir yasak ağacın ötesinde ne var acaba Kuranda bize anlatılmak istenen?
Âdem kıssasını düşündüğümüzde çoğu zaman aklımıza yasak olan meyve ( muhtemelen bir elma, incir, erik veya cinsellik gelmektedir ) o meyveye yaklaşılması ve ardından yaşananlar gelir.
Fakat burada durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Kuranda anlatılan yalnızca bir meyvenin yasaklanması ve yenmesi midir, yoksa insanın kendi sınırlarıyla karşılaşması, sınırı aşma arzusu ve bu arzunun sonuçları mıdır?
Âdem kıssasının tamamını ele almayacağım elbette ki; yoksa bu bir köşe yazısı makale olmaz, bir kitap olma yolunda yol kat ederiz.
Değerli dostlarım; Adem kıssasının tamamını anlatmayacağım lakin her ne kadar köşemde geniş yer versem de bu konuya ilave etmek isteyen, bu konuyla alakalı daha teferruatlı bilgi almak isteyen, bu sözleri benim ağzımdan duymak isteyen es cümle herkes bana ulaşabilir, benimle çay içebilir ve kuran çerçevesinde benimle sohbet edebilir. Para isteme yok, yemek isteme, su isteme yok, mürid mürşit ilişkisi kesinlikle yok. Sadece arkadaşlık, dostluk, samimiyet ve kuran ayetleri üzerine muhabbet var. Ben Bursa da doğmuş Bursa da yaşayan bir insanım Hiçbir menfaat gözetmeksizin Tevhit ehli büyüklerimden duymuş olduğum, anlamaya çalıştığım bu bilgileri dostluk ve kardeşlik içerisinde sizlerle paylaşmanın mutluluğunu yaşarım. ( Halka hizmet, Hakka hizmettir. ) şuuruyla.
Kur’an’da Bakara suresinin 35. ayetinde Âdem’e ve eşine cennette yerleşmeleri, oradaki nimetlerden diledikleri gibi yemeleri söylenir; ancak belirli bir ağaca yaklaşmamaları istenir. A’râf suresinin 19. ayetinde de benzer bir anlatım vardır. Yani önlerinde geniş bir nimet alanı bulunurken yalnızca küçük bir sınır bildirilmiştir. Kıssanın üzerinde düşünmeye değer taraflarından biri budur ki;
İnsan her şeyden yararlanabiliyorken, kendisine bildirilen sınırla nasıl bir ilişki kuracaktır?
Hiç düşünmezmisiniz?, hiç akletmezmisiniz? diye soruyor hayat kitabımız. Hiç kendinize bu soruyu sordunuz mu acaba?
Benim üzerinde durduğum mesele, ağacın hangi meyveyi verdiğinden çok, bu sınırın insanın iç dünyasında neyi temsil edebileceğidir. Burada “yasak meyve kesin olarak şu duyguyu simgeler” diye hüküm vermiyorum. Kur’an’ın açık anlatımıyla kendi yorumumuzu birbirine karıştırmamak gerekir. Fakat kıssayı insanın arzuları, sınırları ve tercihleri üzerinden düşünmek çok mümkündür.
Sonsuzluk ve hükümranlık arzusu
Tâhâ suresinin 120. ayetinde şeytanın Âdem’e “sonsuzluk ağacını” ve son bulmayacak bir hükümranlığı işaret ederek onu ayarttığı anlatılır. A’râf suresinin 20. ayetinde ise şeytanın, Âdem ve eşine yasaklanan şeyin melek olmaları ya da kalıcı olanlardan bir hâle gelmeleriyle ilgili olduğunu söylediği aktarılır. Bu ifadeler, kıssada yalnızca bir yiyeceğe duyulan merakın değil, kalıcılık ve daha üstün bir konuma ulaşma vaadinin de bulunduğunu gösterir. Bu cümle çok önemli.
ESKİMEYEN, YIKILMAYAN VE SARSILMAYAN BİR SALTANATIN SAHİBİ OLMA İSTEĞİ
İşte benim dikkat çekmek istediğim nokta burada başlıyor. İnsan bazen sahip olduğu nimetlerle yetinmeyebilir; daha fazlasını, hatta sınırı koyan iradenin yerine geçmeyi arzulayabilir. Tâhâ suresindeki sonsuzluk ve hükümranlık ifadeleri, bu ihtimali düşünmemiz için güçlü bir zemin sunuyor. Bunu insanın içindeki “ilahlaşma arzusu” olarak yorumlamak mümkün olabilir; ancak bunun benim yorumum olduğunu açıkça belirtmeliyim. Ayet, her insanın mutlaka böyle bir arzu taşıdığını söylemez. Burada kıssadan hareketle insanın sınırsızlık isteği üzerine bir düşünce geliştireceğim.
Klasik tefsirlerde de bu ayetlerdeki kalıcılık ve hükümranlık vaadi üzerinde durulur. Taberî’nin Tâhâ suresi açıklamasında bu vaadin anlamına ilişkin rivayetler aktarılır; İbn Kesîr de sonsuzluk ağacı ve yok olmayacak hükümranlık ifadelerini ele alır. Bu nedenle güç ve kalıcılık teması ayetten kopuk değildir. Bununla birlikte, klasik müfessirlerin açıklamalarıyla insan psikolojisine dair benim kurduğum bağlantının aynı şey olduğunu ileri sürmemek gerekir.
Hata, acziyet ve tövbe insan hayatında başrolü oynayan en önemli unsurlar.
Kıssanın bir başka boyutu da insanın hata karşısındaki tutumudur. İnsan yanıldığında kendi eksikliğini, bilgisinin sınırlı olduğunu ve her şeyi kontrol edemediğini fark edebilir. Bu fark ediş, insanı iki farklı yola götürebilir: Hatasını inkâr edip kendisini haklı çıkarmaya çalışmak ya da yanlışıyla yüzleşip dönüş yolunu aramak.
Kur’an’da Âdem’in Rabbinden birtakım kelimeler aldığı ve Allah’ın onun tövbesini kabul ettiği Bakara suresinin 37. ayetinde bildirilir. Tâhâ suresinin 121–122. ayetlerinde de Âdem’in yanılması, ardından Rabbinin onu seçmesi ve tövbesini kabul etmesi anlatılır. Dolayısıyla kıssa yalnızca yasağın çiğnenmesiyle bitmez; tövbe ve yeniden yöneliş de anlatının önemli bir parçasıdır.
Benim düşünceme göre tövbe, insanın kendi acziyetini görmesidir. Kişi “Ben hata yapmam” düşüncesinden uzaklaşıp yanılabileceğini kabul ettiğinde, kendisiyle yüzleşmeye başlar. Bu yüzleşme, insanın iç dünyasında bir gerilim meydana getirir: Bir tarafta yaptığı yanlış, diğer tarafta doğruya dönme isteği vardır. Bunu anlatırken aklıma artı ve eksi kutupları benzetmesi geliyor. Bu, bilimsel bir açıklama değil, insanın içindeki karşıt yönleri anlatmak için kullandığım bir benzetmedir. Hata ile yüzleşme, pişmanlık ve dönüş arzusu aynı iç dünyada karşı karşıya gelir.
Burada hatanın kendisini övmek ya da insan mutlaka hata yapmalıdır demek istemiyorum. Yanlış, yanlış olmaya devam eder. Asıl mesele, insan hata yaptığında onu örtbas etmek yerine ondan ders çıkarabilmesi ve tövbe yoluyla yönünü değiştirebilmesidir.
Allah’ın merhametini insan nasıl tanır?
Üzerinde durduğum temel düşüncelerden biri şudur: İnsan olmasaydı, insanın hatası, tövbesi ve bağışlanma tecrübesi de insan hayatında yaşanmayacaktı. İnsan, tövbe edip bağışlanmayı umduğunda Allah’ın affediciliğini ve merhametini kendi hayatında tanıma imkânı bulur. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: Allah’ın varlığının veya bir isminin gerçekliğinin insana bağlı olduğunu söylemiyorum. Söylemek istediğim, Allah’ın merhametinin insanın tecrübesinde nasıl anlam kazandığıdır.
Allah’ın insanın varlığına muhtaç olduğunu ileri sürmek saçma ve hakikat dışı bir iddiadır, fakat şöyle de düşünmüyor değilim bazen. Eğer biz insan oğlu yaratılışı gereği hata yapmaz ve günah işlemez isek, Allah (cc)’in affedici esmalarının tecellisini nasıl görünür, nice kendisine sığınırdık. Bazen sözüm meclisten dışarı, ben kul olarak üzerime düşeni yaptım yani günahımı işledim, Şimdi sıra, sonsuz rahmet ve merhamet padişahı rabbimde. Affetmeli ki beni, acizane ben de ona Allah’ın merhameti bağışlaması ve anlamlandırması ile alakalı bu keyfi yaşatabileyim. Bir anne çocuğu hata yaptı diye hiç onu gözden çıkartabilir mi? O bebek o anneye bütün annelik duygularını yaşatır. Bundan dolayıdır ki, ne anneyi evladından ne de evladı anne den ayıramayız. Neyse bu konu suiistimale açık olan bir konu.
İnsan, bir yanlıştan döndüğünde bağışlanma umudunu, merhameti ve yeniden başlama imkânını tecrübe eder. Böylece kendi sınırını daha iyi anlayabilir.
Burada bir rivayeti de hatırlamak gerekir. “Siz günah işlemeseydiniz Allah sizi giderir, günah işleyip ardından bağışlanma dileyen bir topluluk getirirdi” anlamında bir söz hadis kaynaklarında nakledilir. Bu söz Kur’an ayeti değildir; hadis olarak nakledilen bir rivayettir. Bu rivayet de hatanın teşvik edildiği şeklinde anlaşılmamalıdır. Üzerinde durulabilecek tarafı, insanın hata karşısında tövbe ve bağışlanma arayışının önemidir.
Bence burada sorulması gereken soru şudur: İnsan, kendi eksikliğini hiç fark etmeden merhameti ne kadar derinden anlayabilir? Merhameti tanımanın tek yolu hata yapmak değildir; insan başkasının acısını görerek, iyilikle karşılaşarak ve kendisine yapılan bir iyiliği fark ederek de merhameti öğrenebilir. Ancak hata yaptıktan sonra samimiyetle tövbe etmek, insanın kendi sınırını anlamasında güçlü bir tecrübe olabilir.
Burada affedilmeyle alakalı çok önemli bir kırmızı bir çizgi var.
Yarabbi, beni buraya sen gönderdin, bu ağacı buraya sen koydun ve yasak kıldın, bana hata işleme eğilimini yükleyen yine sensin, bağışla beni dersek, hiçbir şekilde bağışlanmayız.
Yarabbi eksik olan biziz, biz hata ettik, nankörlük ettik. Diyerek af dileneceğiz.
Bir gün bir tevhid sohbetinde anlatılanları dinlerken, sohbeti yapan kişi cebinden çıkardığı bir kibrit kutusunun içerisinden dört beş tane kibrit çıkartarak ortadan kırdı ve ve benim avucuma tutuşturdu, kırdığı kibritleri. Hiçbir şey anlamadan avucumun içinde bir süre kadar tuttuktan sonra, Bahri niye kırdın bu kibritleri diye sordu? Bu zat-ı muhterem. Efendim ben kırmadım, siz kırıp benim avucuma koydunuz deyince, şimdi olmadı bak dedi? Efendim istemeyek kırıldı cevabını diline yerleştiremezsen işin zor. Demişti.
Âdem kıssasını peygamberlerin gönderilişiyle birlikte düşündüğümüzde daha geniş bir soru ortaya çıkıyor. İnsan yanılabilir bir varlıksa şayet bu bir avantaj mı yoksa bir dezavantaj mı?
Benim düşüncem, insanın hata yapması, tövbe etmesi ve yolunu düzeltmesi konularının peygamberlerin uyarıcılığı ve rehberliğiyle birlikte ele alınması gerektiğidir.
Bununla birlikte, “Âdem as. hata yapmasaydı hiçbir peygamber ve dolayısıyla son peygamber, peygamber efendimiz dünyamıza nuzül etmeyecekti” sonucunu yalnızca bu kıssadan kesin bir hüküm olarak çıkarmak kolay değildir. Kur’an’da Bakara suresinin 30. ayetinde insanın yeryüzünde halife kılınacağının bildirilmesi, Âdem’in yasak ağaçla ilgili olayından önce anlatılır. Bu da insanın yeryüzündeki konumunun yalnızca o hatadan sonra ortaya çıkmadığını gösterir. Dolayısıyla peygamberlerin gelişini yalnızca Âdem’in hatasına bağlamak yerine, insanın yaratılışı, sorumluluğu, sınanması ve rehberliğe ihtiyaç duymasıyla birlikte düşünmek daha dikkatli olacaktır.
Benim burada vurgulamak istediğim, insanın yanılabilir oluşuyla rehberliğin anlamı arasındaki ilişkidir. İnsan bazen sınırını unutur; bazen kendisini yeterli görür; bazen de hatasını kabul ederek yeniden doğruya yönelir. Peygamberlerin uyarısı, insanın bu yolculuğunda doğruyu hatırlamasına yardımcı olur. Bu, benim kıssa üzerine geliştirdiğim düşünce çerçevesidir; ilahî planın bütün ayrıntılarını bildiğimiz iddiası değildir.
Bir tasavvufî söz ve dikkat edilmesi gereken ayrım
Bu konu üzerinde konuşurken, Âdem (as.)’in yasak ağacın meyvesini yemesiyle Hz. Muhammed’in dünyaya gelişi arasında bağ kuran tasavvufî bir sözü de hatırladım. Sözün bir aktarımında, Âdem kendi soyundan Hz. Muhammed gibi bir zatın geleceğini bilseydi ağacın meyvesini değil, kökünü bile yiyeceği ifade ediliyor. Bu söz, Hz. Muhammed’in gelişine duyulan sevgi ve onun varlığına verilen değer üzerinden kurulmuş çarpıcı bir anlatım olarak değerlendirilebilir.
Ancak bu sözün kesin kaynağı henüz doğrulanmış değildir. Bu nedenle onu Kur’an ayeti veya hadis diye sunmamak; kaynağı belirlenebilirse tasavvufî bir söz ya da bir düşünce aktarımı olarak, doğru atıfla kullanmak gerekir. Ayrıca sözün etkileyici olması, Âdem’in hatasının Hz. Muhammed’in gelişi için zorunlu bir sebep olduğunu tek başına kanıtlamaz. Bu bağlantı, ayrıca delillendirilmesi gereken bir yorumdur.
Âdem kıssasını yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay olarak okumakla yetinmeyebiliriz. Bu kıssa, bugün kendi iç dünyamıza da soru yöneltebiliriz, Sahip olduğumuz nimetlerle yetinebiliyor muyuz? Bize bildirilen sınırları neden bazen aşmak istiyoruz? Hata yaptığımızda kendimizi haklı çıkarmaya mı çalışıyoruz, yoksa eksikliğimizi kabul edip doğruya dönmenin yolunu mu arıyoruz?
Tâhâ suresindeki sonsuzluk ağacı ve yok olmayacak hükümranlık vaadi, insanın kalıcılık ve güç arzusunu düşünmemize imkân veriyor. Bakara ve Tâhâ surelerinde anlatılan tövbe ise hatanın insanın son sözü olmak zorunda olmadığını hatırlatıyor. İnsan yanılabilir; fakat yanlışıyla yüzleşebilir, ondan ders çıkarabilir ve yeniden yönünü bulabilir.
Benim bu kıssadan çıkardığım temel düşünce şudur: İnsan kendi aczi yetini fark ettiğinde, sınırlarını daha iyi tanımaya başlar. Tövbe, bu fark edişin Allah’ın merhametiyle buluştuğu bir dönüş yoludur. Burada amaç hatayı gerekli veya iyi göstermek değil, insanın hata karşısındaki sorumluluğunu ve dönüş imkânını anlamaktır.
Belki de kıssanın bugün bize yönelttiği en önemli soru şudur; İnsan, kendisine verilen nimetleri yeterli görmeyip sınırsızlık mı arayacak; yoksa kendi sınırını tanıyıp sorumluluk sahibi bir kul olmayı mı öğrenecek? Bu soruyu yalnızca Âdem’e değil, kendimize de sormamız gerekiyor.
DEVLETİMİZİN DESTEKLEYECEĞİ, DAYANIŞMACI VE HALKIMIZIN BİRBİRİNİ DESTEKLEYECEĞİ EKONOMİ TEZİM BURADA DA ANLATTIĞIM ÜZERE RABBİMİZİN BİZLERE VERDİĞİ NİMETLERLE YETİMEYLE ALAKALI BİR EKONOMİ MODELİDİR. BU EKONOMİ MODELİNİN HARİCİNDE HİÇ BİR EKONOMİ MODELİ BU ÜLKE İNSANINI GERÇEK REFAHA ULAŞTIRMAYACAKTIR.
