TARİH DEĞİŞİR, TUTUMLAR DEĞİŞMEZ
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların anlatıldığı bir zaman tüneli değildir. Tarih, aynı zamanda insanın zor zamanlarda kim olduğunu gösteren büyük bir aynadır. Uluslar, özellikle varlıkları ve gelecekleri tehdit altına girdiğinde, safını belli eder. Kimi işgalcinin yanında yer alır, kimi olup biteni uzaktan seyretmeyi yeğler, kimi de bütün bedelleri göze alarak bağımsızlık ve özgürlük mücadelesine katılır.
Kurtuluş Savaşı yıllarında da ülkemiz böyle bir yol ayrımındaydı.
Bir tarafta işgal güçleriyle işbirliği yapanlar, bağımsızlık mücadelesine karşı çıkanlar ve kurtuluşu yabancı güçlerin himayesinde arayanlar vardı. Damat Ferit Paşa ve çevresindeki anlayış, bu tutumun siyasal temsilcilerinden biriydi. Onlara göre ulus kendi kaderini tayin edemezdi. Kurtuluş, başkalarının vereceği kararlara bağlıydı.
Bir başka kesim ise bekleyip görmeyi tercih ediyordu. Rüzgârın hangi yönden eseceğini, savaşın kimin lehine sonuçlanacağını görmek istiyorlardı. Onlar için haklı olan değil, güçlü olan önemliydi. Tarihin hangi tarafında yer alacaklarını belirlemek için sonucu bekliyorlardı.
Ve üçüncü bir yol vardı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde, Kuvayı Milliye ruhuyla ayağa kalkanlar…
Onlar, “Ya istiklal ya ölüm!” diyerek yola çıktılar. Ellerinde büyük orduların silahları yoktu belki ama inançları, cesaretleri ve bağımsızlık tutkuları vardı. Onlar için vatan, üzerinde pazarlık yapılacak bir toprak parçası değildi. Cumhuriyet, başkalarının lütfedeceği bir yönetim biçimi değil; ulusun kendi iradesiyle kuracağı bağımsız bir gelecek demekti.
Bugün aradan bir yüzyıl geçmiş olabilir. Dünyanın dengeleri değişmiş, teknolojiler gelişmiş, siyasal aktörler farklılaşmış olabilir. Ama insan davranışları, çıkar ilişkileri ve güç karşısındaki tutumlar bütünüyle değişmiş değildir.
Bugün de toplumların önünde benzer tercihler vardır.
Bir yanda emperyal güçlerin ve küresel egemen yapıların çıkarlarıyla kendi ülkesinin çıkarlarını birbirinden ayırmayan, dışarıdan gelecek desteği siyasal geleceğinin güvencesi olarak gören anlayışlar bulunmaktadır. Kendi halkının iradesinden çok güçlülerin onayını önemseyen bu anlayış, dün olduğu gibi bugün de bağımsızlık fikrini zayıflatmaktadır.
Bir başka kesim ise “Selden kütük kapma” yarışındadır.
Onlar için ilkelerden çok fırsatlar önemlidir. Ülkenin yaşadığı ekonomik, siyasal ve toplumsal krizleri bir mücadele alanı değil, kişisel çıkar elde etmenin fırsatı olarak görürler. Yangının büyüklüğüne değil, ateşten ne koparabileceklerine bakarlar. Bugün bir tarafta, yarın başka bir tarafta olabilirler. Çünkü onların pusulası vicdan değil, çıkardır.
Ama bütün bu karmaşanın içinde başka bir kesim daha vardır.
Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı olanlar…
Cumhuriyetin kazanımlarını savunanlar…
Laikliği, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, özgürlüğü ve bağımsızlığı birer siyasal slogan değil, çağdaş bir toplumun temel değerleri olarak görenler…
Onlar, geçmişin koşullarını bugünün koşullarıyla birebir karşılaştırmazlar. Ancak geçmişten ders alırlar. Kuvayı Milliye ruhunu, günümüzün koşullarında demokratik ve hukuki bir mücadele anlayışıyla yaşatmaya çalışırlar.
Çünkü bugün verilen mücadele, silahlı bir kurtuluş savaşı değildir. Bugünün mücadelesi; aklın, bilimin, hukukun, özgür düşüncenin, laik Cumhuriyetin ve demokratik değerlerin korunması mücadelesidir.
Bugünün Kuvayı Milliyeciliği; ülkesini sevmektir.
Ama ülkesini sevmek, yanlışları görmezden gelmek değildir.
Bugünün Kuvayı Milliyeciliği; Cumhuriyet’i savunmaktır.
Ama Cumhuriyet’i savunmak, onun eksiklerini ve sorunlarını konuşmaktan korkmak değildir.
Bugünün Kuvayı Milliyeciliği; bağımsızlıktan yana olmaktır.
Ama bağımsızlık, dünyadan kopmak değil; hiçbir gücün iradesini ulusun iradesinin üzerinde görmemektir.
Atatürk’ün mirasını yaşatmak, geçmişte donup kalmak değil; onun akıl ve bilim rehberliğini geleceğe taşımaktır.
Bugün de tarih bizi izliyor.
Yarın, çocuklarımız ve torunlarımız dönüp bu günlere baktığında, “O zor zamanlarda siz ne yaptınız?” diye soracak.
Kiminin yanıtı çıkar olacak.
Kiminin yanıtı suskunluk…
Kiminin yanıtı ise mücadele.
İşte asıl sorun budur.
Tarih değişir, dönemler değişir, aktörler değişir. Fakat zor zamanlarda insanın önündeki temel soru değişmez:
Gücün yanında mı olacağız, çıkarın yanında mı, yoksa haklının ve halkın yanında mı?
Kurtuluş Savaşı’nın bize bıraktığı en büyük derslerden biri de budur.
Bir ülkenin kaderini yalnızca düşmanları değil, o ülkenin zor günlerinde kimlerin yanında durduğu da belirler.
Bugün bize düşen görev, geçmişin kahramanlarını anmakla yetinmek değil; onların bağımsızlık, özgürlük ve Cumhuriyet uğruna verdiği mücadeleyi çağımızın koşullarında sürdürmektir.
Çünkü Cumhuriyet, yalnızca geçmişten devralınmış bir miras değildir.
Cumhuriyet, her kuşağın yeniden korumak, geliştirmek ve gelecek kuşaklara taşımak zorunda olduğu büyük bir sorumluluktur.
Ve tarih, her dönem olduğu gibi bugün de soruyor:
Sen hangi taraftasın?
