Tane Tane Umut, Tane Tane Hayal Kırıklığı

  • 28 Şubat 2026
Tane Tane Umut, Tane Tane Hayal Kırıklığı

Bursa Vatan Medya Grubu Köşe Yazarı Ahmet Koçak Yazdı

Bursa Vatan Medya Grubu köşe yazarı Ahmet Koçak, kaleme aldığı çarpıcı yazısında bir hayat hikâyesi üzerinden Türkiye’de dar gelirlinin ekonomik ve toplumsal serencamını gözler önüne serdi. Koçak’ın anlatısında “Yunus” adlı karakterin çocukluktan emekliliğe uzanan yaşam çizgisi, yoksulluk, beklenti ve hayal kırıklıkları ekseninde derin bir toplumsal eleştiriye dönüşüyor.

Bir Ekmek, İki Domates, İki Biber…

Yunus’un hikâyesi, bir ekmek ve iki domatesle başlayan mütevazı bir akşam yemeği sahnesiyle açılıyor. Tek odalı evinde, somyasına büzülerek uykuya dalan bir insanın “Yarabbi çok şükür, bugün de karnım doydu” sözleri, yalnızca bireysel bir kanaatkârlık değil; aynı zamanda sistematik bir yoksunluğun kabullenişini simgeliyor.

Ortaokula başladığı yıllarda, babasının asker arkadaşının kerpiçten yapılmış evinin konuk odasında kalan Yunus, pazarcıların ve manavların “O paraya olmaz” diyerek geri çevirdiği bir çocuktur. Bazı vicdanlı esnafın verdiği birkaç sebze meyve, onun günlük besin ihtiyacını karşılamaya yeter. Eğitim hayatı bilinçli bir hedefle değil, “okula git” denildiği için başlamış; çevresinden duyduklarıyla sınıf geçen bir öğrencilik süreci yaşamıştır.

Okuyup Memur Olmak: Sınıf Atlama Hayali

Yaşı ilerledikçe bilinçlenir; okuyup memur olmak ister. Liseyi bitirir, askerliğini yapar, sınavı kazanır ve memur olur. Ancak eline geçen maaş, yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayacak düzeydedir. Pazardan kilo ile sebze meyve alabilmek onun için bir “refah göstergesi” hâline gelir.

On yıl para biriktirip evlenir. Çocuklar doğdukça gelir sabit, gider artan bir tablo ortaya çıkar. İnancı gereği doğum kontrolünü uygun bulmaz; haneye her çocuk katıldığında diğerlerinin lokması biraz daha küçülür. Devlet memurudur ama “devlet ona iyi bakmıyordur.” Bu noktada Koçak, dar gelirli memurun sıkışmışlığını “İşten artmaz, dişten artar” anlayışıyla özetliyor.

Bektaşi Fıkrası ve Devlet Algısı

Yazıda yer verilen Bektaşi fıkrası, iktidar ve güç ilişkilerine dair sembolik bir gönderme niteliğinde. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kullarını görüp “Bir de kendi kuluna bak” diye yakaran Bektaşi, adalet arayışının ironik bir ifadesi olarak karşımıza çıkıyor.

Koçak, halktan toplanan vergileri “havuz” metaforuyla ele alıyor. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” atasözü üzerinden siyasal iktidar mücadelelerini, kamu kaynakları üzerindeki rekabetle ilişkilendiriyor. Seçim öncesi verilen vaatlerin, koltuğa oturulduktan sonra değiştiğini; işçiye, memura, köylüye kaşıkla dağıtılırken varsıllara kepçe ile dağıtım yapıldığını ileri sürüyor.

İlerideki Güzel Günler Hiç Gelmeyince…

Yunus’un hayatında her şey “ileride” olacaktır: Daha iyi ev, daha güzel eşyalar, çocuklar için daha iyi okullar… Ancak o “ilerideki günler” hiçbir zaman gelmez. Beklenen yarınlar ufukta kaybolur. Hevesler kursakta kalır; boğazda düğüm olur.

Emeklilik döneminde 25 bin lira aylıkla geçinmeye çalışırken, 20 bin lirayla yaşam mücadelesi verenlere bakarak hâline şükreder. Şükretmenin bir toplumsal telkin hâline geldiğini vurgulayan Koçak, ekonomik gerçeklik ile resmî söylem arasındaki çelişkiye dikkat çeker.

Varoluşsal Yorgunluk

Yunus, kendisini “dünyanın üvey evladı” gibi hissetmeye başlar. Daha az tüketmek, daha az görünmek, daha az istemek zorunda kalır. Çalışma, üretme, başarma, coşkuyla yaşama arzusu sönmüştür. Yaşam enerjisi tükenmiş, beklenti kalmamıştır.

Ancak hikâye başladığı yere döner: Bir ekmek, iki domates, iki biber… Çocukluğunda taneyle sebze almaktan utanan Yunus, şimdi marketlerde herkesin taneyle alışveriş yaptığını görür. “En azından artık utanılmıyor” diyerek ironik bir teselli üretir.

Son cümlelerde ise ekonomik sıkışmışlık ile teknolojik ve altyapısal başarılar arasındaki tezat dikkat çeker: Yerli yolcu uçağı, İHA’lar, SİHA’lar, otomobiller, köprüler ve yollar… Büyük projelerle gündelik hayat arasındaki mesafe, Yunus’un iç sesiyle sorgulanır.

Ahmet Koçak’ın yazısı, bireysel bir yaşam öyküsü üzerinden geniş bir sosyo-ekonomik panorama çiziyor. Yoksulluk, kanaat, siyaset, devlet ve beklenti kavramlarını iç içe geçirerek; dar gelirlinin kırılgan psikolojisini ve toplumsal adalet arayışını güçlü bir anlatımla ortaya koyuyor.

BAŞA DÖNÜŞ
Bir ekmek, iki domates, iki biberle eve geldi. Domates ve biberi katık ederek karnını doyurdu. “Yarabbi çok şükür! Bu gün de karnım doydu.” dedi. Tek odalı öğrenci evinde somyasına büzülüp uykuya daldı.
Pazarcılar, manavlar tek tek sebze, meyve vermiyorlardı. Çoğu pazarcı:
“Git başımdan! Beni meşgul etme. O paraya olmaz.” diyerek başından savıyordu. Arada bazı vicdanlılar çıkıyor o gün için ayırdığı az parayı alıp bir iki sebze veriyorlardı.
Yunus bu yıl ortaokula başlamıştı. Babasının asker arkadaşının kerpiçten yapılmış, konuk odasında kalıyordu. Yoksul bir köylü olan babasının zar zor verebildiği parayla okumaya çalışıyordu. Yarınki yazılı yoklama için ders çalıştı ve yerine yattı. (Çok Kemalettin Tuğcu kitabı okuduğumdan olsa gerek kahramanlarım hep yoksul oluyor. Varsılları yazacağım da nasıl yaşadıklarını bilmediğimden yazamıyorum.)
Neden okula geldiğinin bilincinde değildi. Okula git demişler o da gitmişti. Öğrenmek için fazladan bir çabası olmuyordu. Okul ortamı, öğretmenleri ve arkadaşlarının ortalığa saldığı bilgilerden bazıları zihnine giriyor; o bilgi kırıntılarıyla yazılı ve sözlü sınavlardan geçerli not alarak sınıfını geçiyordu.
Yaşı büyüdükçe bilinci de büyüdü. Okuyup memur olmaktı düşüncesi. Liseyi bitirdikten sonra askere gitti. Dönüşte girdiği memurluk sınavını kazanarak memur oldu. Eline geçen maaş kendi gereksinimlerini ancak karşılıyordu. Yaşamında bir değişiklik olmuştu artık pazardan kilo ile sebze meyve alabiliyordu. On yıl para biriktirdi ve köyden bir kızla evlendi. Çocuklar doğdukça yaşam koşulları zorlaşmaya başladı. Doğum kontrolü yaptırmayı inancı gereği doğru bulmadığı için bolca çocuğu oldu. Haneye çocuk katıldıkça diğerlerinin lokması eksiliyordu. Devlet memuruydu ama devlet ona iyi bakmıyordu. Hep kısmak zorunda kalıyordu. İşten artmaz dişten artar, sözünü yaşam felsefesi olarak kabullenmişti.
Zaman zaman beğendiği bir Bektaşi fıkrasını anımsardı;
Bektaşi üstte yok, başta yok; perişan bir durumda çarşıda gezerken karşıdan çok şık giyimli, kanlı canlı bir grup asker görür. Kim olduklarını merak eder birine sorar:
“Bunlar kim?”
“Kavalalı Mehmet Ali paşanın kulları” cevabını alınca ellerini havaya doğru açarak:
“Hey yüce Tanrım, bir Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kullarına bak bir de kendi kuluna bak da yardım et,” der.
Halktan toplanan vergiler bir havuzda toplanır. Bu havuzun suyu her kesimin ağzını sulandırır. Bunun için atasözü bile vardır; devletin malı deniz, yemeyen domuz. Tüm çaba domuz olmamak içindir. Devleti ata benzetirler. Ata binmek, onu sürmek isteyen süvariler siyasi parti kurar kıyasıya mücadele ederler. Dertleri o büyük havuzun suyudur. “Benim memurum, benim işçim, benim köylüm, benim dar gelirli vatandaşlarım…”der; halkı refah içinde yaşatacaklarını söylerler.
Oylar alınmış koltuğa oturulmuştur. Koltukta başkalaşım geçirirler. Söylemler değişir; “bal tutan parmağını yalar, önce can, sonra canan” atasözleri devreye girer. İşçiye, memura, köylüye, dar gelirliye kaşıkla verilirken kendilerine ve varsıllara kepçe ile dağıtırlar. Bu hep böyle olmuştur.
Yunus yaşayarak öğrenmiş, hükümetlerden bir beklentisi kalmamıştır. Çocukluğundan beri her şey ilerde olacaktır; en güzel evde ilerde yaşanacak, en güzel kadınla ilerde evlenilecek, ev en güzel eşyalarla ilerde döşenecek, çocuklar en güzel okullarda ilerde okutulacak, en güzel yemekler ilerde yenilecek… İlerdeki günler gelir ama hiç biri gerçekleşmez; güzel yarınlar ilerler ilerler gözden kaybolur, görünmez olur.
Yaşamında hiçbir beklentisi gerçekleşmemiş, hevesleri kursağında kalmış, yumru halinde boğazına düğümlenmiştir. Kendisi gibi yaşayacak, hevesi kursağında kalacak, boğazı şimdiden düğümlü evlatlar yetiştirmiştir.
Yirmi beş bin lira emekli aylığı ile yaşam mücadelesi vermekte iken yirmi bin lira aylıkla yaşamaya çalışanlara bakarak haline şükreder. Zaten hükümet yetkilileri ve diyanet o ve onun gibilere şükretmelerini salık vermiyorlar mı? Söz büyük yerden olunca yapacak bir şey yoktur.
Kendisini bu dünyada fazlalık gibi duyumsamaya başlar. Dünyanın üvey evladı olmuştur artık. Daha az yiyecek tüketmek, daha az enerji harcamak, daha az ortalıkta görünmek onun zorunlu yaşam felsefesi olmuştur. Yaşadığı için kendisini mahcup hissetmeye, suçluluk duymaya başlamıştır. Dünya’nın sırtında yük olmuş; çalışma, üretme, üreme, ağız dolusu gülme, coşkular, aşklar yaşama, yarışma, rekabet etme, başarma, konuşma, tartışma gibi istekleri yok olmuş, yaşam enerjisi sıfırlanmış, yaşamdan bir beklentisi kalmamıştır.
Marketten aldığı bir ekmek, iki domates, iki biberle eve geldi. Domates ve biberi katık ederek karnını doyurdu. “Yarabbi çok şükür! Bu gün de karnım doydu.” dedi. Çocukluğunu anımsadı; az para ile pazardan ve manavdan taneyle sebze meyve almaktan utanır, utansa da alamazdı. Şimdi marketlerden herkes taneyle alıyordu. Utanılmıyordu artık. Bir tek bu konuda ileri gidilmişti. Bu günlere de şükretti ve kendi kendine;
“Taneyle meyve, sebze alıyorsak da yerli yolcu uçağımız göklerde; yüzde yüz yerli İHA larımız, SİHA larımız havada, TOGG larımız bölünmüş yollarımız, köprülerimiz var. ” diye söylendi. Tek odalı evindeki somyasına büzülüp uykuya daldı. Ahmet KOÇAK

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ