KENDİNDEN İSTE BU SIRRI…

  • 05 Şubat 2026
KENDİNDEN İSTE BU SIRRI…

Bursa Vatan Medya Gurubu araştırmacı köşe yazarı Bahri Palas makalesinde;

Evet, sevgili okuyucularım. Bu gün yine farklı bir yazı dizisi ile sizlerle birlikteyim.

Değerli okuyucularım, Kuran ayetlerinin Arapça mı okunması daha sevap, Türkçe mealden anlaşılarak okunması daha sevap tartışmalarına girmeden bu tartışmaların çok farklı bir yerinden sizlere sesleneceğim. Arapçasını da okuyabilirsiniz elbette, sadece Türkçe mealden okunması gerekli diyen çok bilmişler halt etmiş. Kuran- Kerim enerjisi çok yüksek bir kitap şüphesiz. Şüphesiz Arapçasını da okuyacağız. Türkçe mealini de okuyarak, anlayarak okuyarak Rabbimizin bizden bir başka isteğini de yerine getirmiş olacağız. Neymiş o; ‘ Mukaddes Rehberi anlamak. ‘

‘’ Apaçık Kitap’a  andolsun  ki biz, anlayıp düşünmeniz için onu Arapça bir Kur’an kıldık. ‘’ Zuhruf / 3

Arapça okuyalım, anlamak için Türkçe mealinden okuyalım hepsi güzel ama benim konum bunlar değil. Sizlere farklı bir okuma metodundan bahsedip nasıl olduğunu anlatacağım.

Geçen Pazar günü yine çok erken kalktım, sabah namazına çok zaman vardı. Biraz oyalanıp abdestimi aldıktan sonra arkadaşımı arayıp ben sabah namazına Ulucami’ye gideceğim seni de almamı ister misin diye sordum. Evet bende gelirim cevabını ondan duyunca arabamı çalıştırıp gittim evinin sokağının başından aldım kendilerini ve sabah namazımızı eda etmek üzere Ulu camiye doğru yola çıktık. Sabahın daha henüz karanlığında bile onun mescidine yönelmek ayrı bir iç huzur ve mutluluk veriyor insana.  Her bir uzvumun, her bir hücremin sana geliyorum Rabbim dediğine bende şahitlik ediyorum. Aynı zaman da da aklımda ve sabah sabah rabıtamda Hallacı Mansur’un Enel Hak sözüne misilleme olarak ‘’ her uzvumdan gelir En ’el hak nar esi ‘’ sözü beynimin içinde kıvrım kıvrım ring atıp duruyordu. , Mısri Niyazi üstadın da dediği gibi…

UYAN GÖZÜN AÇ

Uyan gözün aç durma yalvar güzel Allah’a

Yolundan izin ayırma yalvar güzel Allah’a

Her geceyi kaaim ol her gündüzü saim ol

Hem zikr ile daim ol yalvar güzel Allah’a

Bir gün bu gözün görmez hem kulağın işitmez

Bu fırsat ele girmez yalvar güzel Allah’a

Aslığı ganimet bil her saati nimet bil

Gizlice ibadet kıl yalvar güzel Allah’a

Ömrünü hiçe sayma kendini oda yakma

Her şam u seher yatma yalvar güzel Allah’a

Hey nice yatırsun dur olma bu safadan dur

Bahr-ı keremi boldur yalvar güzel Allah’a

Her vakt-i seherde bir lütfu gelir Allah’ın

Ol vakt uyanır kalbin yalvar güzel Allah’a

Allah’ın adın yadet, can ile dili şâd et

Bülbül gibi feryat et yalvar güzel Allah’a

Gel imdi Niyaziyle Allah’a niyaz eyle

Hacatı dıraz eyle yalvar güzel Allah’a

Nefs her kabahati işler ama biliriz ki Ruh onun bize Nefahtü sırrı. Ruh aslını biliyor, özünü özlüyor. Ondan kopmak istemiyor bu malik halikin sonsuzluk deryasında canlanmak istiyor.

Neyse öze dönelim bu ruh hali içerisinde Ulu camiye yaklaştığımızda henüz yol üzerinde çok az araba vardı. Çünkü daha çok erkendi. Caminin içerisi de henüz kalabalık değildi bundan dolayı da hocanın hemen arkasında namaz kılabilecek yer bulmuştuk kendimize. Her zaman böyle denk gelmez diye hemen çöktük boş olan yerlerden birine. Daha henüz ısıtıcı bile yeni açılmıştı yerden ısıtma sistemi henüz ısınmamıştı.

Vaizin bu haftaki konusu Hz. Musa, Hz Harun ve Samir’inin halkın eski ziynet yani değerli eşyalarından yapmış olup böğürttüğü bir buzağı kıssası. Evet, Cenabı hak mukaddes rehberinde bu kıssayı bize örnek olarak gösteriyorsa muhakkak ki alınacak çok fazla mesaj ve ders vardır. Rabbim her birini layık-ı ile anlamayı nasip etsin. Ama dikkatimi çeken bir konu vardı. İnsanlık âlemine bir rehber, bir kılavuz olarak indirilen bu mucizevi Kuran bir hikaye kitabı, bir kıssa kitabı değil ki geçmişin yaşanmış olaylarını tekrar edelim tarih dersi öğrenircesine. Bu işte bir yanlış var Çünkü Kuran canlıdır. Bize bu anı anlatır. Kısaca bize bizi anlatır. Haşa katiyen bir hikaye, masal kitabı değildir. Kuran u Azimüşan bir tarih kitabı değildir. Bize bizi bu anda anlatan bir şifa kitabı  ve hayat rehberidir.

Biz bu okuduğumuz ayetleri geçmişte Musa as. ‘ın başından geçen bir olay olarak alırsak biz kendimizden yana hiçbir şekilde nasiplenemeyiz. Dinler, okur ve vay be adamlar neler yaşamışlar deriz ve biraz sonra unuturuz.

Hiç düşündünüz mü Cenabı Hak niye böyle bir kıssayı mukaddes kitabında yer verdi.

Cevabını beklemeden hemen ben cevap vereyim çünkü biz her gün bu olayı Samiriyi biz ( ben ) olarak yaşıyoruz. Orada anlatılan Musa as. kavmi bizim halden hale geçen, farklı düşüncelerdeki hallerimiz.

Samir inin, bu Musa as. kavimden topladığı altın gibi değerli eşyalar : Daha önce din adına iman adına anamızdan, babamızdan, çevremizden sahiplendiğimiz eski ama atmaya kıyamadığımız çok değerli zannettiğimiz bilgilerdir. İnsan bu gibi bilgilerden oluşuyorsa, bu şu demek ki; o kişi henüz insanlık şerefine nail olamamış her bir konuşması, her bir sözü buzağının böğürmesine denk gelmektedir.  Bir farkı da yoktur.

Es cümle; Samiriyi de kendimiz de aramalıyız, Musa’nın kavmini de, Musa as.’ da , Böğüren buzağıyı da. Hepsi kuşkusuz bizde.  Kendinde ara kendinde gör. Uzaklarda arama zira katiyen bulamazsınız.

Arifin her bir sözünü duymağa insan gerek

Bu cihanda sanmanız hayvan olan anlar bizi Nısı niyazinin sözünü diyerek yazımıza devam edelim.

Sendedir dostun ili sende açılır gülü,

Söyler bu can bülbülü güli handân sendedir.

Gezme gel bahru berrî kendinden iste sırrı,

Cismü câna hükmeden gizli sultân sendedir.

Anladınsa sen seni, bildin ise cân u teni,

Gayri ne var ey gönül cân u canân sendedir.

Ten tahtıdır bu cânın, can tahtıdır cânânın,

Ey Niyâzî şüphesiz ol bîmekân sendedir.

Gelelim bu kıssayı hikayeleştirmeye;

Mûsâ -aleyhisselâm- ise, kendilerine nasîhat etmiş ve bunun büyük bir şirk olduğunu bildirmişti. Onlar da pişman olup tevbe etmişlerdi.

Musa İbraniceden gelen bir kelime; Tevrat’a göre, “Musa” adı, “suyu çekmek/dışarı çıkarmak” anlamına gelen İbranice fiilden gelir.

Kainatta  dört anasur vardır : Bunlar ATEŞ aşka, TOPRAK gönle, HAVA zikre ve SU ilme işarettir. Buradan yola çıkarak Musa demekte ilmi kendinde toplamak yani ilmi tahsil etmek ve dışarı çıkarmak yani bu ilmi sende tahakkuk ettirmek.

Ancak Mûsâ -aleyhisselâm-, Hârûn -aleyhisselâm-’ı kendi yerine vekîl bırakıp Tûr Dağı’na gittikten sonra, onlara karşı îmansızlığını gizleyen Sâmirî isimli nankör bir yahûdî, Hazret-i Mûsâ’nın yokluğunu fırsat bilerek halktan altın topladı ve bir buzağı yaptı. Sonra da:

Burası önemli ki; bu Yahudi samiriyide yine kendimizde aramalıyız. Dışarıda arasak yine olmaz. Şöyle dersek daha iyi olur zannedersem hem zahir hem batın. Hem kemdimizde başta olmak üzere sonrada dışarıda.

Samiri denilen benim aklımın uyanık geçinen tarafı duygularımın değerli ve anlamlı kıldığı eski bilgilere  beni inanmaya ikna etti. Bir de dedi ki.  ( Musa ) hak bilgi gelinceye kadar bu bilgilere inanmaya devam edin.

Bakın ortada fiziki bir buzağa yok. Bu buzağadan maksat hak bilgiden uzak, yalan yanlış bilgilerle, örf ve adetlerle yapmış olduğumuz konuşmaların sahibi yani lafı uzatmadan bizleriz.

Sâmirî, sanatkâr bir kimseydi. Buzağıyı öyle ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgâr girdiğinde canlıymış gibi böğürüyordu. Bunu buzağıda açtığı deliklerle sağlamıştı ve rüzgârın şiddetine göre kaval gibi sesler çıkıyordu. Ardında da Sâmirî:

“–Bakın ilâhınız sizinle konuşuyor!” diyordu.

Evet dostlar burada sözü uzatmamak adına kısa kesiyorum lakin bir gün bunları kitaplaştırmak istersem en ince ayrıntısına kadar ele alacağım.

Dördüncü Kuşak Melami Hizmetkarı; fani Bahri.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ