Felaketin Tiyatrosu: Yaygaranın Sahnesi
Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Hasan Kaya makalesinde;
Bilhassa televizyon ekranlarında “Az sonra… Flaş flaş… Varan 1, Varan 2…” spotları, korku müziği eşliğinde verilen haber fonlarıyla birleşince, yazılı basın ve sosyal medyada cilalanarak bilgi olmaktan çıkan uyarılar bir anda yaygaraya dönüşüyor.
Gündelik hayatımızdaki sıradan basit olaylar bile bu korku bumerangı içinde bir felaket senaryosuna dönüşüveriyor…
Kar yağışı bekleniyor denildiğinde, “Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası” dramatik bir anlatıya bürünüyor.
“Yüzyılın en soğuk kışı geliyor” başlığıyla yolların kapanacağı, hayatın duracağı söyleniyor. Oysa basit bir meteorolojik bilgi, abartılı bir dilin içine yerleştirilerek korku üreten bir anlatıya evriliyor.
Sıradan bir meteorolojik veri, abartılı başlıklarla olağanüstü bir krize çevrilebiliyor. Örneğin “Çöl sıcakları geliyor” ifadesi, sıradan bir sıcaklık artışını felaket senaryosu gibi sunuyor.
Sosyal medya ise bu süreci hızlandıran bir mekanizma olarak devreye giriyor. Birkaç paylaşım, bilgiyi doğruluk sınırından çıkarıp söylentiye dönüştürüyor. Toplum da bu aktarımı sakin bir uyarı olarak değil, yaklaşan felaketin işareti olarak algılıyor ve böylece bilgi, korku üreten bir anlatı haline geliveriyor…
Sonrasında toplum, zihinsel direncini yitiriyor. Hastalıklı bir bünye misali her türlü saldırıya ve manipülasyona hazır hale geliyor…
Yaygara zinciri hep aynı dekoru yeniden kurar: Basit bilgi gelir, abartılı başlıkla süslenir, felaket anlatısına dönüşür ve sonunda toplumsal panik sahneye çıkar. Bu refleks aslında yeni değil. Osmanlı döneminde de küçük bir sarsıntı “büyük zelzele” söylentisine dönüşür, şehirlerde panik dalgası yayılırdı.
Anadolu köylerinde kuraklık “toprak küstü” anlatısıyla felaket hikâyesine dönüşürdü. Salgın hastalık söylentileri ise gerçeğin önüne geçerek toplumsal korkuyu katmerlerdi.
Tarihte bu ve benzeri birçok olaya rastlamak mümkündür. Bugün de televizyon ve sosyal medya bu refleksi hızlandırıyor. Henüz alınmamış kararlar kesinmiş gibi dolaşıma giriyor. Olağan doğa olayları olağanüstü bir sahneye çevrilerek toplumun gündelik tiyatrosuna dönüşüyor.
Medya dramatik başlıklarla sahneyi kuruyor, sosyal medya söylentileri yayıyor, toplum ise bu oyunun hem seyircisi hem figüranı oluyor.
Bu yaygara zinciri yalnızca meteorolojiyle veya başka bir konuyla da sınırlı değil. Siyasette henüz tartışma aşamasındaki bir yasa tasarısı “Özgürlükler elden gidiyor!” başlığıyla sunuluyor, ardından “Artık hiçbirimiz konuşamayacağız” felaket anlatısı geliyor.
Ekonomide döviz kuru birkaç puan yükseldiğinde “Ekonomi çöküyor!” başlığı atılıyor, “Yarın sabah iflas dalgası geliyor” anlatısı gündeme taşınıyor. Sosyal yaşantıda ise bir okulda çıkan küçük bir tartışma “Gençlik elden gidiyor!” başlığıyla sunuluyor, ardından “Toplum değerlerini kaybediyor” felaket anlatısı geliyor. Olağan bir olay, kültürel çöküşün işareti gibi sunuluyor.
Yaygara kültürü, bilgi ile korku arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor. Tarihte zelzele ve kıtlık söylentileriyle başlayan bu refleks, bugün sosyal medya çağında daha hızlı, daha gürültülü ve daha etkili bir hale geldi. Bilgi doğru aktarılmadığında yaygaraya dönüşüyor.
Bu dönüşüm hem toplumsal paniği besliyor hem de gerçek uyarıların ciddiyetini gölgeliyor. Gerçek uyarılar gürültünün sisinde eriyor. Sis dağılınca geriye yalnızca panik kalıyor.
Kaybolunca ne olur?
Gerçek uyarılar yaygaranın perdesi ardında görünmez oluyor. Toplum gerçek tehlikelere karşı tepkisiz, çıplak ve savunmasız kalıyor. Deprem öncesi bilimsel raporlar dikkate alınmıyor, salgın hastalık uyarıları “yine mi panik” diye küçümseniyor. Böylece yaygara kültürü hem güvenlik refleksini zayıflatıyor hem de kriz anında toplumu savunmasız bırakıyor.
Bugün yanlış bilgiyle beslenen panik, afet anında doğru bilgiye duyulan güveni aşındırıyor. Toplumsal paniği ve güvensizliği tetikliyor…
Bazılarınızın “Ee ne olmuş yani, sen de fazla abartıyorsun” dediğini duyar gibiyim.
Elin emperyalist Avrupalısı milyonlarca dolarına kıyıp ülkemizde TV kanalı açması da veya birçok TV kanalının yöneticisinin de yurtdışında malum ülkelerde yaşaması ve buraları mesken tutması da nasıl olsa önemsenmiyor… Türk Halkının habersiz kalmaması için tarafsız ve ülke çıkarına yayıncılık yaptığına inanıyoruz…
Bazı siyasilerin ise trilyon bütçeli sosyal medya hesabı ve paralı trol orduları kurmasının da kendilerine iktidar yolunu açılan propaganda çalışmaları olarak gördüğü için destekliyor ve alkışlıyor… Doğruluğuna inanmasa da yanlış bilgiyi beğeniyor ve paylaşıyor…
Farkında mısınız, önemsiz konularda yaygara kültürü ile topyekûn dikkat kesilen toplum, ciddi konularda tarif edilmez ve dikkat çekici bir şekilde vurdumduymaz bir hale gelebiliyor…
Bu durum madalyonun sadece bir yüzü… Bir de hakikatlerin ters yüz edilerek gerçeklerin yerine yanlışın monte edilmesi sonucunda toplum bilgi kirliliği ile yanlışların içinde boğuluyor…
İnanç ve ibadet konularındaki bilgi kirliliği ise apayrı bir konu. Belki de en önemli konu başlıklarından biri. Ancak hassasiyetinden dolayı en çok suistimal edilen ve dejenere edilmek için en dikkatle çalışılan alan. Bu yüzden anlatılması ve anlaşılması neredeyse imkânsız hale geliyor…
