Zeki Baştürk: “Ekranlardaki Karanlık Ayna”
Bursa Vatan Medya Grubu köşe yazarı Zeki Baştürk, kaleme aldığı dikkat çekici yazısında Türk televizyon dizilerinin toplumsal etkilerini sorguladı. Baştürk, televizyonun yalnızca bir eğlence aracı değil, toplumun neyi normalleştirdiğini, neleri yok saydığını ve hangi değerleri ön plana çıkardığını gösteren güçlü bir araç olduğunu vurguladı.
“Bugün televizyon dizilerinde karşımıza çıkan tablo, toplumun aynası olmaktan çıkmış, adeta bir karanlık projeksiyona dönüşmüştür” diyen Baştürk, dizilerde özellikle üç temanın öne çıktığını belirtti: Mafya, ahlaki çöküntü ve kolay yoldan zenginleşme.
Baştürk’e göre, mafya dizilerinde silah, kan, infaz ve adaletsizlik adeta kutsanıyor. “Devlet ya yok, ya işlevsiz; adalet ise sadece silahın gölgesinde aranıyor. Mafya liderleri karizmatik, tetikçiler onurlu, şiddet meşru bir çözüm gibi sunuluyor” ifadeleriyle, dizilerin bilinçaltına işlediği tehlikeli mesajlara dikkat çekti.
Bu içeriklerin sadece reyting değil, toplumsal dönüşüm aracı haline geldiğini vurgulayan Baştürk, televizyon yapımcılarına, RTÜK’e ve ailelere çağrıda bulunarak, “Gençlerimizi kurşunla değil, kalemle tanıştıran; hırsla değil, emekle zenginleşmeyi öğreten yapımlara ihtiyaç var” dedi.
“Televizyon, karanlıkları çoğaltmak için değil, toplumu aydınlatmak için vardır” diyen Baştürk, köşesinde bir kez daha medyanın sorumluluğunu hatırlattı.
İşte o yazı…
EKRANDAKİ KARANLIK:
Yerli Diziler ve Toplumsal Çürüme
Televizyon, yalnızca bir eğlence aracı değildir. Aynı zamanda bir toplumun aynasıdır; neyi normalleştirdiğini, neyi görmezden geldiğini, neyi yücelttiğini gösterir. Bugün yerli dizilere baktığımızda karşımıza çıkan manzara, ne yazık ki karanlık bir aynadır. Bu aynada şiddet, ahlaksızlık, emeksiz kazanç ve yozlaşma sıradanlaştırılmış, hatta kahramanlaştırılmıştır.
Son yıllarda yerli dizilerde üç temel tema neredeyse değişmez hâle geldi.
Birincisi, mafya tipi diziler… Silahlı çatışmalar, yargısız infazlar, kan, intikam ve ölüm. Hukukun olmadığı, adaletin namlunun ucunda arandığı bir evren sunuluyor izleyiciye. Devlet, hukuk, yargı ya yok ya da işlevsizdir. Mafya liderleri “karizmatik”, tetikçiler “onurlu”, şiddet ise “kaçınılmaz” olarak resmedilir. Böylece şiddet, olağan bir çözüm yöntemi gibi sunulur. Oysa bu diziler, topluma “hak aramak için kurşun yeterlidir” mesajını fısıldar.
İkincisi, ahlaki sınırların silindiği ilişkiler ağı… Kimin eli kimin cebinde belli olmayan hikâyeler, istem dışı hamile kalan genç kızlar, sürekli aldatılan ya da aldatan kadınlar ve erkekler. İlişkilerde sorumluluk, saygı ve etik değerler neredeyse alay konusu hâline gelmiştir. Kadın bedeni bir dram unsuru olarak kullanılır; acı, gözyaşı ve çaresizlik reyting malzemesine dönüştürülür. Ahlak, bireysel bir tercih değil, modası geçmiş bir yük gibi gösterilir.
Üçüncü tema ise belki de en tehlikelisi: kolay yoldan para kazanmayı yücelten diziler. Yolsuzluk yapan, hileyle zengin olan, emeği küçümseyen “kahramanlar”… Yoksulluk romantize edilirken, lüks ve gösterişli yaşamlar ulaşılması gereken bir hedef gibi sunulur. Çalışmak, üretmek, alınteri dökmek neredeyse aptallıkla eş tutulur. Gençlere verilen mesaj açıktır: “Doğru olma, güçlü ol; haklı olma, zengin ol.”
Bu diziler yalnızca birer kurgu değildir. Toplumsal bilinçaltını biçimlendirir, değer yargılarını aşındırır. Şiddetin, yalanın, dolanın ve ahlaksızlığın sürekli yinelenmesi, zamanla duyarsızlaşmaya yol açar. İnsanlar “böyle gelmiş, böyle gider” demeye alıştırılır. İşte tam da bu noktada diziler, siyasal bir işlev kazanır: Sorgulamayan, kabullenen, adaletsizliği kanıksayan bir toplum yaratır.
Bilimin, sanatın, emeğin, dürüstlüğün ve insanca erdemlerin yok sayıldığı bir ekran düzeniyle karşı karşıyayız. Öğreten, düşündüren, umut veren yapımlar ise ya sınırlandırılıyor ya da yaşama şansı bulamıyor. Çok izlenme uğruna toplumun ruhu aşındırılıyor.
Sorulması gereken soru şudur:
Bu diziler toplumu yansıtıyor mu, yoksa toplumu bu hâle mi getiriyor? Belki de asıl gerçek, ikisinin birlikte yürüdüğüdür. Ama şurası kesin: Ekrandaki bu karanlık, toplumun çürümesini hızlandırıyor. Ve her akşam o diziler karşısında sessizce oturmak, bu çürümeye ortak olmak anlamına geliyor.
Zeki BAŞTÜRK
