“Bir Kuşağın Ayakkabısı: Yoksulluğun İçindeki Onur”

  • 10 Ocak 2026
“Bir Kuşağın Ayakkabısı: Yoksulluğun İçindeki Onur”

Ahmet Koçak – Bursa Haber Medya Grubu Köşe Yazısı

1960’lı yıllarda Türkiye büyük bir nüfus patlaması yaşıyordu. Neredeyse her ailede beş, altı çocuk vardı. Doğumlar arttıkça yoksulluk da katlanıyordu. O dönemde aileler, çocuklarını okutmak, daha iyi şartlarda yaşatmak için birbirleriyle adeta yarışırdı. Hepimiz o kuşaktanız. İşte böylesi bir ortak geçmişi paylaşan dört eski dost, bir kafede buluştuk. Yaş ilerledikçe anılar da susmuyor. Laf dönüp dolaşıp yine çocukluk yıllarımıza, o yokluk içindeki zengin anılarımıza geldi.

Çayından bir yudum aldıktan sonra söze peyzaj ve çevre düzenleme işleri yapan mimar Aydın Bey girdi. Hafif gülümseyerek başladı anlatmaya, ama gözlerinde geçmişin izleri okunuyordu:

“Babam ayakkabıcıydı. Kıt kanaat geçinirdik. O yıllarda varlıklı insanlar kendilerine özel deri iskarpin yaptırırlardı. Ölçü verilir, özenle yapılırdı. Bizde durum öyle değildi. Bir gün ilkokulda öğretmenim beni tahtaya kaldırdı. Ayağımda naylondan, delikli ‘tıkkır’ dediğimiz yeşil ayakkabılar vardı. Ayakkabımdan utandım. Öğretmenim sordu: ‘Baban ne iş yapıyor Aydın?’ Babam ayakkabıcıydı ama utancımdan diyemedim. ‘Serbest meslek’ dedim. Eve gidince dayanamayıp ağladım. Babama her şeyi anlattım. O da bana özel bir bot yaptı. İçi yünlüydü. O botla sadece soğuğu yenmedim, sınıftaki havamı da bambaşka bir seviyeye taşıdım!”

Aydın Bey’in bu içten ve buruk anısı hepimizi derinden etkiledi. O dönemin yokluğu içinde bile ailelerin çocukları için verdikleri mücadele, onlara duydukları sevgi ve gösterdikleri fedakârlık bugün hâlâ yürek yakıyor.

Biz o kuşağın çocukları, bir çift sağlam ayakkabıyla bile mutlu olmayı bilen, onurun yoksulluktan daha kıymetli olduğunu öğrenerek büyüyen nesildik.

Bugün çocuklarımıza bu değerleri ne kadar aktarabiliyoruz?
Bunu da bir başka buluşmaya bırakalım…

 

YOKSULLUK YARIŞI
1960’lı yıllarda ülkemizde nüfus patlaması olmuş, her ailenin en az beş çocuğu olduğu; çocuk sayısındaki artışa paralel yoksulluğun arttığı yıllarda doğmuş dört akranla bir kafede buluştuk. Yoksul vatandaşlar çocuklarını okutmak, iyi bir yaşam standardına kavuşturmak için birbirleri ile yarışırlardı. Hepimiz o kuşaktandık. Yaş ileri olunca, anılar da belleklerden taşınca söyleşi dönüp dolaşıp çocukluk anılarına geldi ister istemez.
Çayından bir yudum alan peyzaj ve çevre düzenleme şirketi olan mimar Aydın Bey:
“Babam ayakkabıcıydı. Kıt kanaat geçinirdik. Eskiden hali vakti yerinde olan insanlar kendilerine ayak ölçülerini vererek özel iskarpinler( deri ayakkabı) yaptırırlardı. Hiç unutmam bir derste ilkokul öğretmenim beni tahtaya çıkardı. Ayağımda naylondan delikli, “tıkkır” dediğimiz yeşil renkli bir ayakkabı vardı. Öğretmenim: “Baban ne iş yapıyor Aydın?” diye sordu. Ayağımdaki ayakkabıdan utandığımdan babam ayakkabıcı diyemedim “serbest meslek” dedim. Bu duruma üzüldüm. Babam eve gelince bir ağıt tutturdum. Okulda yaşadıklarımı anlattım. Babam da bana özel bir bot yaptı. İçi yünlü botumla rahat bir kış geçirmiştim. Ayrıca okuldaki havamı bir görmeliydiniz.”
Dinler gibi gözüküp dinlemeyen, kafasında anlatacaklarını tasarlayan emekli avukat Sami Bey söze girdi:
“İlkokulu bitirdim. Okumak istemedim. “Okumayıp ne yapacaksın? İt taşlayıp gezecek misin?” diyen babam bir berbere çırak verdi. Geniş, boş bir arsaya bakan berberde çıraklık yapmaya başladım. Hamallık yapan babam, evin tek keçisini arsada otlatıp akşama eve getirmemi tembih etmişti. O zamanlar ustalar çıraklara kötü davranır, akşama kadar analarından emdikleri sütü burunlarından getirirlerdi. Bir yandan sabahtan akşama ayakta çıraklık ederken bir yandan da keçiyle uğraşıyor çok yoruluyordum. Böyle bir hafta geçti Yorulduğumu sıkıntı etmiyordum ama her akşam iş çıkışı arsada karnını doyuran keçiyi önüme katıp eve dönmek çok zoruma gitmeye başlamıştı. Keçiyle dönmem beni utandırıyordu. Akşam babama:
“Ben okula yazılmak istiyorum.” dedim. Babam: “Berber sana kötü mü davranıyor yoksa?”
“Evet, kötü davranıyor ama ben ondan değil de her akşam keçiyle eve dönmekten şikâyetçiyim. Keçiyle gidip, keçiyle dönmek onuruma dokunuyor. O nedenle okuyacağım” Babam beni okula gitmeye razı etmek için mi keçiyi başıma musallat etmişti bilemiyorum. Bir hafta gecikmeyle okula başlamıştım.”
“Siz, hiç soğuk kuyu lastik ayakkabı giydiniz mi? “diye sorarak sözü alan emekli subay İbrahim Bey söze girdi:
“Sekiz kardeştik. Hepimiz büyüklerimizin küçük gelen giysilerini giyerdik. Sabah kahvaltıda -bulursak- zeytin bulamazsak ekmekle çay içer okula öyle giderdik. Babam zeytini bir seferde ağzımıza attığımızda; “Bir kaç kez ısır, ekmeğine katık et” derdi. Okul açılınca ağabeyime rugan ayakkabı gibi parlayan bir Samsun Cızlavet lastik ayakkabı almıştı babam. Bana da ağabeyimin susuz topraklar gibi çatlak çatlak olmuş, solmuş lastik ayakkabısını vermişlerdi. Çeşmede yıkar parlatmaya çalışırdım ama bir türlü parlamazdı. Öğrenciler teneffüslerde tertemiz yıkadıkları lastik ayakkabıları ile gezer, nokta kadar çamur sıçrasa yamalı kadife pantolonlarının arkasına silerlerdi. Annemizin ördüğü yün çoraplar olmasa kış günlerinde ayaklarımız donardı. Bana ilk lastik ayakkabı orta birde iken alınmıştı. Hey gidi günler… Ne kadar yoksulduk, ne zorluklarla okuduk. Şimdi benim kız Samsung telefonunu beğenmiyor, Ayfon telefon istiyor. Nereden nereye?”
Yoksulluk yarışmasını kaybedeceğini anlayan köy hizmetlerinden emekli inşaat mühendisi Şefik Bey, zenginlik içinde geçen çocukluğundan dolayı biraz mahcup:
“Babam zengin bir tüccardı. Eskiden özel okul falan böyle yaygın değildi. Mahallemizdeki ilkokulda okudum. Çok giysim vardı. Siyah önlük kapattığından giysilerimi gösteremez, hava atamazdım. Babam içi yünlü güzel botlar alırdı. İşin kötüsü ben de parlak siyah bir lastik ayakkabım olmasını isterdim hep. Babama sızlanır, lastik ayakkabı almasını söylerdim de babam gülerek;
“oğlum senin ayağındaki ayakkabının parası ile yirmi tane lastik ayakkabı alınır.” derdi. İki kardeştik. Kız kardeşim Amerika’da doktordur. Bazen sizin gibi yoksul arkadaşlarımın evlerine konuk olurdum. Onların kalabalık oluşuna heveslenirdim. Sizler gibi yoksul olan sınıf arkadaşım Mehmet’in annesi öğle yemeği hazırlamış. Beni de davet ettiler. Yere serdikleri sofra bezi üzerine koydukları tepsiye bir tas şehriye çorbası konulmuştu. Tek bir kap yemek oluşuna şaşırmıştım. Bizim evde bir kaç çeşit yemek, herkesin ayrı tabağı olurdu. Tahta kaşığını kapan sofraya oturdu. Bana da bir tahta kaşık verdiler. Öyle iştahla yiyorlardı ki, ben de tadına bakmak istedim. Tahta kaşık ağzıma sığmadı ve çorbanın yarısını ancak içebildim. Tek tastan birbirlerinin tükürüklü kaşıklarını batıra batıra, kapış kapış yemelerini izledim. O curcuna arasında benim yemediğimin farkında bile varmadılar. Çorbasını içen yalanarak, ağızlarındaki yemek bulaşıklarını kollarına silerek kalktı.
Eve geldiğimde anneme anlattım. “İyi etmişsin yememekle oğlum. Mikrop kapardın.” dedi. Ben de öyle kalabalık bir ailede büyümeyi çok isterdim. Kim çocukluğunda neyin eksikliğini çekerse ömrünce onun peşinden koşarmış.”
Bana pek söz düşmemişti. Söyleşimizde bir dinleyen olsun bari diye beni çağırdıklarını düşündüm. Dinlediklerimi yazacağımı biliyorlar. Dilim fırsat bulup söyleyemese de kalemim söyler nasıl olsa. “Ahmet Bey siz hiç konuşmadınız.” diye sözü bana bırakan, diğerlerinin gözüne; ‘söz onda sakın söze girmeyin’ der gibi bakan Aydın Bey’e minnetle gülümsedim. Bu söyleşiyi bağlamak da bana düştü:
“Sözüm meclisten dışarı (Bu sözü bulana teşekkür ederim. Muhatabını sakinleştirir) söyleşimiz bana Cenap Şahabettin’in ünlü sözünü anımsattı ”Zirvede kartallar da bulunur, yılanlar da. Ancak birisi oraya süzülerek birisi sürünerek gelmiştir. Önemli olan nereye gelmiş olduğunuzdan çok nereden ve nasıl geldiğinizdir.” Burada zirveye çeşitli şekillerde gelen dostlarla söyleştik. Anlatarak siz yüklerinizden kurtuldunuz rahatladınız. Ben de yazarak rahatlayacağım. Diğer buluşmamızda yeni yüklerinizden kurtulmamız dileğiyle” diyerek sözlerimi tamamladım. ahmet.kocak16@hotmail.com

 

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ