Veli Baysülen: Asgari Ücret Açlık Sınırının Altında, Ekonomik Politika Bilimden Uzak
Sendikacı Veli Baysülen, geçen hafta açıklanan 28.075 TL’lik yeni asgari ücret*in, 4 kişilik bir ailenin *sadece mutfak giderini bile karşılamadığını belirterek tepki gösterdi. Yüzde 27’lik artış oranının, TÜİK’in açıkladığı yüzde 31,07’lik yıllık enflasyonun 4 puan altında kaldığını vurgulayan Baysülen, “Bu artış oranı, hükümetin izlediği ekonomik politikayı bilenler için şaşırtıcı olmadı” dedi.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ve ekibinin, ücret artışlarını gerçekleşen değil, beklenen enflasyona göre belirlediğini belirten Baysülen, bu politikanın kemer sıkma ve ücretleri baskılama yoluyla talebi azaltıp fiyatları düşürme hedefiyle yürütüldüğünü ifade etti. Ancak piyasadaki gerçek enflasyonun çok daha yüksek olduğunu ve TÜİK’in açıkladığı oranların bile hâlâ %30 seviyelerinde seyrettiğini hatırlatarak, bu yöntemin işe yaramadığını savundu.
Baysülen, “Yüksek enflasyonun sistemden kaynaklanan yapısal nedenleri elbette var. Ancak hükümetin bilimsel gerçeklerden kopuk uygulamaları da göz ardı edilmemeli” diyerek eleştirisini sürdürdü. “Bugün Şimşek’in uyguladığı politikaları, geçmişte burjuva ideologlar dahi reddetmişti” ifadelerini kullandı.
İşte o yazı…
EKONOMİ YÖNETİMİNİN BİLİMLE SAVAŞI VE KAYBEDENLER!
Geçen hafta asgari ücret belirlendi. 22.104 lira olan asgari ücret, %27 artışla 28.075 liraya çıkarıldı. Açıklanan rakam, bir kez daha 4 kişilik bir ailenin sadece mutfak giderinin karşılığı olan, açlık sınırının altında kaldı. Artış oranı ise devlet kurumu TÜİK’in, Kasım ayı sonu itibariyle, 12 aylık dönem (1 yıl) için açıkladığı, %31,07 enflasyon oranının 4 puan altında kaldı. Doğrusunu sorarsanız bu artış oranı, hükümetin izlediği ekonomik politikayı bilenler açısında şaşırtıcı olmadı. Zira ekonominin direksiyonunda oturan Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile ekibi, ücretlerin gerçekleşen değil, beklenen enflasyon oranında artırılmasında ısrarlılar. Çünkü bu ekibe göre, kemer sıkma ve sıkı para politikası uygulanıp, ücretler baskılandıkça, talep daralacak ve fiyatlar düşecek. Ancak rakam oyunlarıyla piyasa da ki gerçek enflasyonun çok altında oran açıklayan TÜİK’in açıkladığı enflasyon oranının halen %30’lar seviyesinde seyretmesi, ekonomi yönetiminin bu tezini doğrulamıyor. Kuşku yok ki, enflasyonun beklenen oranda düşmemesinin, sistemden kaynaklanan genel nedenleri mutlaka vardır. Ancak yüksek enflasyonun, bilimsel gerçeklerden kopuk hükümet uygulamalarından kaynaklanan nedenleri göz ardı edilmemelidir. Zira Şimşek ile ekibinin ısrarla uyguladıkları kemer sıkma ve sıkı para politikası, önceki dönemlerde burjuva ideologlarınca bile reddedilmiş bir politikadır.
Nitekim 1883- 1946 yılları arasında yaşamış, İngiliz burjuva ekonomi ideoloğu John Maynard Keynes, bilinen adıyla Keynes, ekonominin kendi kendine düzelmeyeceğini, hükümetin onu ayakta tutmak için para harcaması gerektiğini ileri sürer. Özellikle 1929 büyük ekonomik buhrandan sonra İngiltere ile ABD gibi merkez kapitalist devletler, buhranın sonucu olan yoğun işsizliğe karşı, ilk zamanlarda çok daha fazla işsizlik ödeneği verdiler. Ancak bu ödemenin sistem üzerinde baskı oluşturduğu tezi ile devletler, bir süre sonra ödemelerde kısıntıya gittiler. Ödenek kısılmasının işsizlik ödeneği alamayan işsizleri, çalışmak zorunda bırakacağı tezine dayandırılan bu uygulama, beklenenin aksine buhranı daha da derinleştirdi ve yoksulluğu katlanılamaz boyutlara ulaştırdı. Bunu gören devletler, kısa zamanda bu politikadan dönüş yapma gerçeğiyle yüz yüze kaldılar. Zira başta Keynes olmak üzere, sistem ideologları, buhranın yol açtığı istihdam daralmasının talep artışı sağlanmasıyla aşılabileceğini salık veriyorlardı. Bu ideologlara göre, esnek ücret ve esnek fiyat politikasının aksine, devletin işçiler lehine üretim ilişkilerine müdahale etmesi gerekiyordu. Bu tezin yol göstericiliğinde devlet, bir yandan harcamalarını artırdı, diğer yandan ise ücret genel düzeyini belirleme yetkisini eline aldı. Bununla da yetinmeyen devlet aynı zamanda fiyatlara müdahale ederek, halkın satın alma gücü ile fiyatlar arasında denge sağlamaya çalıştı. Tüm bunlar liberal kapitalist sistem savunucularına göre, devletin özgürlüklere müdahalesi olarak görülse de yoksul kesimlerin refah düzeyinin yükseltilmesi için devletin müdahalesi zorunlu hale gelmişti.
Bu örnek, Mehmet Şimşek ile ekibinin tezinin aksine, işsizlik ve yüksek enflasyonu kontrol altına almak için, devletin sisteme müdahalesinin zorunlu olduğunu gösteriyor. Nitekim gerek 1929 büyük ekonomik buhranının gerekse hemen arkasından başlayan ikinci emperyalist paylaşım savaşının, vurduğu ülkeler de devletler, sosyal devlet uygulamalarıyla, üst gelir grubundan aldıkları vergilerle alt gelir gruplarını desteklediler. Bu uygulama ilk etapta, üst gelir grubunun, yani sermaye sahiplerinin aleyhine bir uygulama gibi gözükse de piyasaya para girişinin olması, talebi arttırdı ve pazarı canlandırarak üretim artışı sağladı. Görüldüğü gibi, kapitalist sistemde ekonomiye uzun yıllar yön vermiş, burjuva ideoloğu Keynes’in tezi ile Bakan Mehmet Şimşek’in başında bulunduğu ekonomi bürokrasinin, ücretleri baskılama gerekçeleri taban tabana zıt.
Nitekim, uygulanan sıkı para politikası ile ücretler baskılandığı halde, TÜİK’in rakam oyunlarıyla yıllık enflasyon Kasım ayı sonu itibariyle %31,07 seviyesinde açıkladı. Kaldı ki her ay enflasyon verisi açıklayan, bağımsız enflasyon araştırma grubu ENAG Kasım 2025 sonu itibariyle yıllık enflasyonu %56,82 olarak açıklamak suretiyle, TÜİK’in gerçek rakamları açıklamadığını gözler önüne serdi. Yani hükümet sözcülerinin enflasyonun düştüğü ya da düşme eğiliminde olduğu yönünde ki açıklamaları gerçekleri yansıtmıyor.
O zaman enflasyonun nedeni ücretlerin yüksekliği değil, iktidarın sermayeye, kaynak aktarma politikasıdır. Doğrusu iktidar, her ne kadar yüksek enflasyondan şikâyetçiymiş gibi görünse de aslında yüksek enflasyonu kaynak aktarmanın aracı olarak kullanıyor. Kaynak aktarmanın diğer bir aracı ise vergi sistemidir. Özellikle verginin temel ilkesi olan, az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınması ilkesi terk edildi ve ücretliler ile dar gelirli diğer kesimlerden daha çok vergi alınıyor. Üstelik toplanan bu vergiler, teşvik ve ihaleler yoluyla sermaye aktarılıyor. Türkiye’de ekonomi yönetiminden vergiyi tabana yayacağız sözünü sıkça duyarız. Bu tabana yayma sözünün karşılığı, belirttiğim toplumsal katmanların daha çok vergi ödemesi anlamındadır. Zira Türkiye’de gelir üzerinden direk vergiyi sadece çalışan ücretliler düzenli olarak ödüyorlar.
Öte yandan Türkiye’de vergi sistemindeki tek adaletsizlik, direk vergilendirmede sermayeyi koruyan vergilendirme yöntemi değil. Çünkü ülke de vergi gelirlerinde aslan payı, gelirine bakmaksızın tüm yurttaşların eşit oranda ödedikleri dolaylı vergilerdedir. Bunlar temel tüketim mallarının fiyatlarına yansıtılan, KDV ve ÖTV gibi vergilerdir.
İktisatçı Prof. Dr. Aziz Konukman, enflasyonun temel nedeni “talep fazlası” değil, “kâr itişli enflasyondur” diyor. Yani Aziz Hoca, sermayenin yüksek kar elde etmek üzere, fiyatları yüksek tutmasının, enflasyonun gerçek nedeni olduğunu ortaya koyuyor. Aziz Hoca açıklamasının devamında, “Enflasyonu artıran kâr marjları ama bir türlü serveti vergilendiremiyorlar. Ücretlilerin hem reel olarak geliri azaltılıyor hem de o azaltılmış gelirlerden bütçeye ‘vergi hortumu’ bağlanıyor” diyor.
Uzmanlarında belirttiği gibi, çözüm kemer sıkmak değil, devletin ekonomide ki rolünün arttırılması ve ücretli kesimi destekleyen politikaların ivedilikle hayata geçirilmesidir. Öncelikle gelir dağılımı düzeltilmeli ve yüksek gelir grupları daha fazla vergilendirilmelidir.
Kuşkusuz tüm bunlar, Türkiye’de enflasyonun gerçek nedeninin, hükümetin izlediği sermayeye kaynak aktarma politikası olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Zira enflasyonun yüksekliği aynı zamanda yüksek faiz, yüksek faiz ise, gelirin büyük kısmını elinde tutan bir avuç sermaye sahibinin, faiz geliriyle çok daha yüksek kazanımlar elde etmesi demektir.
Öte yandan bugün gelirleri açlık sınırının altında kalan, emekliler, asgari ücretliler ile asgari ücretin biraz üstünde gelire sahip olan çalışanlar, kendileri ile ailelerinin asgari düzeyde de olsa yaşamalarını sağlayacak gelire ulaşmak üzere, finans sermayesine yani banklara borçlanıyorlar. Geliri günden güne eriyen emekçiler, bu borçları döndürmekte büyük sıkıntılar yaşıyorlar. Nitekim Türkiye’de milyonlarca insan, tüketici kredileri ile kredi kartı borçlarından dolayı, takibe düşmüş bulunuyor. Kısacası; sermayenin daha çok kar hedefiyle, temel tüketim mallarının fiyatlarını yüksek belirlemesinin yol açtığı, yüksek enflasyonun nedeni olarak ücretleri gösterilen ve kendilerine layık görünen açlık sınırının altındaki gelirleriyle yaşamaya mahkûm edilerek daha çok yoksullaşan milyonlarca emekçi, kredi ve kredi kartları ile sermayeye borçlanıyor. Asıl ilginç olan ise bu borçlanmanın aynı zamanda sermayeye kaynak aktarmanın araçlarından biri olmasıdır.
Tüm bunlara rağmen, açlık sınırının altında asgari ücret belirlendi. Belirlendiği gün açlık sınırının altında kalan asgari ücret, yıl boyunca yeniden ayarlanmayacak ve yüksek enflasyondan dolayı, hızla eriyecektir. Öte yandan yarısına yakını 16.881 lira olan en düşük emekli aylığı almakta olan 17 milyon emekli ise, Türk-İş’in Aralık ayı için açıkladığı 30.143 lira açlık sınırının neredeyse yarısı kadar olan emekli aylığının ne kadar artacağını, Aralık ayı enflasyonun açıklanmasıyla öğrenecek. Kasım ayı sonu itibariyle, 5 aylık enflasyon, %11,21 olduğuna göre, bu oran %12- 13 arasında olacaktır. Kaldı ki, bu oran en düşük emekli maaşına yansımayacak. Zira bunun için ayrıca kanuni düzenleme yapılması gerekiyor.
Sonuç olarak: asgari ücret ve emekli maşlarının, açlık sınırı ile aralarındaki makas giderek açılıyor. Buda Mehmet Şimşek ile ekibinin uygulamakta ısrar ettikleri kemer sıkma politikasının iflas ettiğini gösteriyor. Daha açık bir ifade ile İnsanları daha fazla yoksullaştırarak enflasyonu düşürme fikrinin ekonomi bilimiyle açıklanması mümkün değil. Ve ne yazık ki, Mehmet Şimşek’in başında bulunduğu ekonomi yönetiminin bilimle savaşının kaybedeni ülkenin emekçi çoğunluğudur!
Veli Beysülen
