Sessiz Yardımın Gücü
Köşe Yazısı: Ahmet Koçak – Bursa Vatan Medya Grubu
Evimin balkonundan görünen küçük bir park var. Büyük parka gidenler yorulunca orada soluklanır. Ben de banklar kalabalıklaştığında yanlarına iner, özellikle yaşlılarla otururum. Köy öğretmenliğinden kalma bir alışkanlık: yaşlıyla sohbet etmek, dinlemek, bir şeyler öğrenmek.
Yine öyle bir gündü. Banklar dolmak üzereydi, hemen yerimi aldım. Üç kişi karşıda, üç kişi bizim tarafta… Kontenjan doldu, sohbet başladı. “Günaydın gençler!” dedim. Kimi başını eğdi, kimi gülümsedi.
O sırada, altmış yaşlarında, yüzü sağlıklı ama üzerindeki giysiler hayli yıpranmış bir adam başladı konuşmaya:
“Vallahi Allah sizi inandırsın, bu zamlardan sonra hâlim perişan. Evde bir kuru ekmek bile yok. Allah rızası için yardım edin ağalar…”
Adını sordum. “Ahmet,” dedi. “Şu yolun aşağısında oturuyorum.”
Gülümsedim: “Ooo, adaşmışız!”
O an yaşadığım şey, bu ülkenin sessiz erdeminin özetiydi. Bankta oturan üç kişi hiç tereddüt etmeden ceplerine uzandı. Gözlerden uzak, kimse görmesin diye ceketlerinin içinden gizlice birer banknot seçip adamın cebine sıkıştırdılar. Ben de elli lirayı çıkardım, onun yıpranmış cebine koydum.
Ne bir gösteriş vardı, ne bir ahkâm.
Yardım sessizdi, ama yürekten.
İnsanlık hâlâ vardı.
Ve bu ülke, o küçük parkta gördüğüm gibi, hâlâ vicdanlıydı.
ÖZDE YOSUL, SÖZDE YOKSUL
Evimin balkonundan görünen küçük bir park var. Büyük parka yürüyüşe gidenler yorulunca bu küçük parkta soluklanırlar. Ben de banklar kalabalıklaştığında yanlarına iner, özellikle yaşlılarla otururum. Köy öğretmenliğimden kalma, yaşlılarla sohbet etmeyi severim.
Yine öyle bir gündü. Banklar dolmak üzereyken hemen yerimi aldım. Üç kişi karşıda, üç kişi de bizim bankta… Kontenjan tamamlandı.
“Günaydın gençler!” dedim. Birkaç kişi “günaydın” deyip kendi sohbetine döndü. Öyle olsun; yazıda merkezde olmayı sevmem zaten.
Yaşı altmış civarında, yüzü sağlıklı ama üzeri eski püskü giysiler içinde bir adam içini dökmeye başladı:
“Vallahi Allah sizi inandırsın bu zamlardan sonra hâlim perişan. Evde bir kuru ekmek bile yok. Allah rızası için yardım edin ağalar…”
Adını sordum. “Ahmet… Şu yolun aşağısında oturuyorum.” dedi.
“Ooo adaşmışız!” dedim.
Banktaki üç kişi hiç düşünmeden ceplerine uzandı. Kimse görmesin diye arkalarını dönüp gizlice para seçip sıkıştırdılar adamın cebine. Ben de onlara uydum, elli lirayı ceketinin yıpranmış cebine koydum.
Sadece bir kişi, solgun benizli seksenlik bir amca para vermedi. Hepimiz ona istemsizce kınayıcı bir gözle baktık.
Bir süre sonra “adaş” izin isteyip uzaklaştı. İçime şüphe düştü. Yüzü fazla sağlıklıydı. Peşine düştüm.
Yolun altında durdu, telefonuna uzandı:
“Salih, eve iki tane büyük boy pizza getir.”
Adres bile vermeden… Demek ki sık sık sipariş ediyormuş.
Bir süre sonra kuryeyi yakaladım:
“Bu sipariş kime?”
“Bir numaradaki Ahmet Amcaya. Hep getiririm.”
Apartmanın kapısı açılınca içeriden bir kadın çıktı.
“Komşunuz Ahmet Amca hangi dairede oturuyor?” diye sordum.
“Ev sahibimizdir, giriş kattadır. Arka bahçeyi de eker biçer.” dedi.
Şaşırmadım. “Ben onu yoksul sanmıştım.”
Kadın, “Ne yoksulu abi? Kent merkezinde iki apartmanı daha var.” deyip yürüdü.
Parka döndüğümde herkes gitmişti. Para vermeyen o yaşlı amca kalmıştı. Adının Yusuf olduğunu öğrendim. Olanı biteni anlattım. Sessizce dinledi, sonra içini çekti:
“Asıl ihtiyacı olan benim evlat… Ama ben isteyemem. Utanırım.”
O an şüphe duymamak mümkün müydü?
“Gidelim, bir çayını içeyim.” dedim.
“Evde çay da şeker de yok.” deyince “sen burada beni bekle” deyip çay şeker almaya gittim.
Eski üç katlı bir evin bodrumuna indik. Küf kokusu, kırık dökük bir çekyat, yaz sıcağında bile kurulu soba… Karısı utana sıkıla örtüsünü düzeltip çay demledi. Çocukları olmamış, bir ömür günübirlik işlerle hayata tutunmuşlar. Yıllardır kirada sürünüyorlarmış.
Tam o sırada kapı tiz bir gıcırtıyla açıldı. Sakallı bir adam guguklu saat misali kafasını uzatıp bağırdı:
“Yusuf, iki aydır kira vermedin!”
Beni görünce sesi yumuşadı.
“Beyefendi hoş geldiniz”
“Ne kadar borcu var?”
“On bin lira…”
“Gel birlikte bankamatiğe gidelim.” dedim.
Birlikte çıktık. Kapı bu kez mutlu gıcırdadı.
—
Cuma vaktinde cami çıkışında “Adaş” yine karşımdaydı. Yüzünde tanıdık bir pişkinlik…
“Bir sadaka vermeden mi geçeceksin?” diye seslendi.
Arkamdan seslenişine döndüm:
“Beş katlı apartmanının bahçesinde pizzanı yiyip, kiraları toplamaya mı gideceksin benim vereceğim parayla?”
Hiç bozuntuya vermedi. Yüzünü kalabalığa çevirip aynı cümleyi tekrarladı:
“Allah rızası için şu fakire bir sadaka…”
—
Bir özde yoksul vardır, bir de sözde yoksul. Bu iki olaydan sonra karar verdim:
Tanımadığım hiçbir dilenciye para vermeyeceğim.
Gerçek yoksullar, sesleri çıkmayan, başı öne eğik duranlar.
Bir de üstüne “yoksul rolü” yapanların gölgesinde kaybolup gidenler…
ahmet.kocak16@hotmail.com
