Suriye Kazanı ve Biz

  • 04 Şubat 2026
Suriye Kazanı ve Biz

Ahmet Koçak | Bursa Vatan Medya Grubu

Suriye kazanına bir kepçe daldırıldı.
Hem de hoyratça…
Karıştırıldı, savruldu, taşırıldı.

Kazanın içinde; kendi yağıyla kavrulmaya çalışan, eğitimsiz, mesleksiz, insan haklarından ve hatta kendi haklarından habersiz, aidiyet duygusu zayıf milyonlarca insan vardı. Kepçe karıştıkça bu insanlar etrafa saçıldı.

Biz kazana yakındık.
Yüreğimiz yufkaydı.
Bir de kepçenin ucundan tutmuş olmanın suçluluğu vardı.

Sonuç: Üç–dört milyon insan ülkemize saçıldı, yurdun dört bir yanına dağıldı ve bize komşu oldu.
“Hadi hayırlı olsun!”

Aslında bu tabloya yabancı değildik.
Mübadeleyi yaşadık.
Bulgar zulmünü gördük.
Rus baskısından kaçan soydaşları ağırladık.
Deneyim sahibiydik… ama bu kez tepkisiz kaldık.

Herkesin artık bir ya da birkaç Suriyeli komşusu vardı.

Asıl Hedef Batıydı, Yol Türkiye’de Kesildi

Göçmenlerin hedefi belliydi:
Gelişmiş Batı ülkeleri…
İnsanca bir hayat…

Ama Batı sınırlarını kapattı.
Yollarda binlercesi hayatını kaybetti.
Hepsi acıydı ama en acısı, Ege kıyılarına vuran o küçük çocuğun cansız bedeniydi.

Derken Afgan geldi, Iraklı geldi, İranlı geldi…
Zaten renkli olan mozaik daha da renklendi.
Ana renkler solmaya başladı.

Önceki göçlerde itirazlar cılızdı.
Soydaşlık vardı, zamanla söndü.
Ama Suriye’den gelenler reddedilmeye başlandı.

İstenmediğin bir yerde yaşamak zorunda kalmak…
İnsanı içten içe çürüten bir durum.

Sert Bakışlar, Kapalı Kapılar

Ev kiralıyorsunuz…
Sokağa çıkıyorsunuz…
Sert bakışlar, anlamadığınız dillerde laf atmalar…

Bu ortam onları evlerine hapsetti.
Erkekler giysileri bize benzediği için nispeten görünmez oldu.
Kadınlar ise geleneksel kıyafetleriyle hemen fark ediliyor.

Arap toplumunun yüksek duvarlı evlere alışık yaşamı pandemiyle birlikte daha da görünmez hale geldi.
Dil bilmiyorlar.
Kimseyle konuşamıyorlar.
İçe kapalı bir hayat sürüyorlar.

Ne yaşadıklarını bilmiyoruz.
Tam bir kapalı kutu.

Karşı Apartmandaki Hayat

Altı yıl önce evimin karşısına Suriyeli kalabalık bir aile taşındı.
Huysuz, yaşlı bir nine…
Balkondan bağırıp dururdu.
Ne dediğini anlamazdım ama yaşadıklarının izleri belliydi.

Çocukların benzi soluktu.
Yoksulluk açıktı.
Yatak, battaniye verdim.
Yetmedi, marketten yiyecek aldım.

Yaşlı kadın uzun uzun Arapça konuştu.
Tek anladığım kelime:
“Şükran.”

Yıllar sonra taşındılar.
Yerlerine iki Suriyeli kardeş geldi.
Geçimlerini çöpten topladıkları kâğıt, karton, pet şişelerle sağlıyorlar.

Babalar gecenin üçünde çıkar, sabahın beşinde döner.
Bahçe dolar, sonra bir kamyonet gelir, boşalır.

Kadınlar ve çocuklar üç yıldır sokağa adım atmadı.

Fanus İçinde Büyüyen Çocuklar

Çocuklar balkonda…
Sokakta oynayan çocukları izliyorlar.
Hiç karışmıyorlar.

Keşke karışsalar…
Ama muhtemelen bizi sevmeyen, kendilerine düşman bir toplum olduğumuzu sanıyorlar.

Bu çok acı.

Onları rahatsız eden hiçbir davranış yokken, yalnızca “istenmeme” duygusuyla büyüyorlar.

Bir Selam Bir Vize Gibi

Yanlarından geçerken gözlerime bakıyorlar.
Bir selam bekliyorlar.

Bir selam,
Bu ülkede kalabilmelerinin onayı gibi…

“Günaydın” diyorum.
“Alokume selam” diyorlar.

“Kolay gelsin” diyorum.
Yine aynı cevap.

Bazen onlar önce selam veriyor:
“Selmun aleyküm.”

Ortak kelime dağarcığımız üç sözcük:
Selam, Aleyküm, Şükran.

Bu üç kelimeyle yaşıyoruz.

En Doğrusu Ne?

Onlar da biliyor…
Biz de biliyoruz…

En doğrusu,
Bir gün kendi öz vatanlarına dönmeleri.

Orada,
“Burası bizim ülkemiz” diyerek,
Göğüslerini gere gere yaşamaları.

Kim, istenmediği bir yerde yaşamak ister ki?

SURİYELİ KOMŞULARIM
Suriye kazanına kepçe daldırılıp hoyratça karıştırıldı. Kazanın içinde sakin, kendi yağı ile kavrularak yaşamaya çalışan; eğitimsiz, mesleksiz; insan haklarından, kendi haklarından habersiz, ülke aidiyetleri zayıf insanlar etrafa saçıldılar. Kazana yakın olmamız, bağrımızın yufka olması, kepçenin ucundan tutma suçluluğu ile etrafa saçılan insanların üç dört milyon kadarı ülkemize saçıldı, yurda dağıldı ve bizlere komşu oldular. Bu duruma hiç de yabancı değildik; Mübadele, Bulgar zulmü, Rus zulmü ile daha önceden ülkemize göç eden soydaşlarımız bizi deneyim sahibi yapmıştı ve şaşırmadık. Tepkisiz kaldık. Herkesin bir veya birkaç Suriyeli komşusu oldu. Hadi hayırlı olsun!
Göçmenlerin asıl hedefi gelişmiş batı ülkelerine göçmek, orada insan gibi bir yaşam kurmak ama batı sınırlarını kapatınca gidemediler. Göç yolunda yaşamını yitiren çok göçmen oldu. Hepsi de acı ama en acısı cansız bedeni Ege kıyılarına vuran küçük çocuktu.
Yöneticilerinin soyguncu, yönetimlerinin ilkel olması sebebiyle Afgan, Iraklı, İranlı geldi derken zaten çok renkli olan bizim mozaik yeni renklere bezendi. Ana renk olan eski mozaikler gittikçe belirsizleşmeye, solmaya başladı.
Önceki göçenlere cılız itirazlar olsa da soydaşlıktan dolayı zamanla sönümlendi. Suriye’den göç edenler reddedilmeye başlandı. Duygudaşlık kurduğumuzda düşmanca bakışlar arasında yaşamak zorunda kalmak korkunç bir durum olsa gerek. Ev kiralıyorsunuz, dışarı çıktığınızda sert bakışlar, belki de anlamadığınız dilde laf vurmalarla karşılaşıyorsunuz. Bu durum onları evlerine kapanmaya itti. Erkekleri -giysileri bize benzediğinden- kolay gizlenmiş oldular. Konuşmazlarsa yabancı oldukları pek anlaşılmıyor. Kadınlar geleneksel giysilerinden hemen anlaşılıyor.
Araplar çoğunlukla etrafını yüksek duvarlarla çevirili evlerde yaşarlar. Bu yaşam tarzına alışıktırlar. Pandemi ortaya çıkınca, biz de eve kapanınca onların kapalı yaşamları dikkat çekmez oldu. Dilimizi bilmediklerinden kimseyle konuşamamaları, içine kapanık bir toplum oluşturmaları gayet normal. Evlerinde neler yaşadıklarından haberimiz olmuyor. Daha önce gelen soydaşlar Türkçe bildiklerinden onların neler yaşadıklarını onlardan öğrenebiliyorduk. Bunlar tam bir kapalı kutu.
Benim evin karşısında iki katlı eve altı yıl önce Suriyeli büyük bir aile taşındı. Ailenin yaşlı, huysuz, zayıf nineleri balkonda oturur; torunlarına, kızlarına, oğullarına bağırır dururdu. Ne söylediğini anlayamasam da ülkesinde yaşadığı incinmelerin dışa vurumu olduğunu anlardım. İki yetişkin kızları dışarı gider gelirlerdi.
Baktım balkonda oynayan küçük çocukların betleri benizleri soluk. Yoksul düştüklerini düşünerek yatak battaniye verdim. Onlar yenmezdi yiyecek yardımı da yapmalıydım. Söylemesi ayıp (söyleme o zaman) marketten yiyecekler alıp evlerine bıraktım. Çok şeyler söyledi yaşlı huysuz kadın Arapça. Bir tek “Şükran” dediğini anladım.
Onlar ki yıl sonra taşındı evi yine Suriye’den göçen otuz yaşlarında iki kardeşe devrettiler. Ev sahipleri belli ki onlardan memnundu, devir hakkı tanımıştı. Bu iki kardeş çöplerden kâğıt, karton, pet şişeler toplayıp evin bahçesine yığmaya başladı. Ekmeğini çöpten çıkarıyorlardı. Eşleri ve çocukları evden dışarı adımlarını üç senedir atmadılar. Hoş virüsten dolayı bizim de onlardan geri kalır yanımız yok. Babaları gecenin üçünde el arabalarında olan büyük çuvalları sabahın beşine kadar çöplerden doldurup dönüyor. Bir iki hafta sonra yine Suriyeli biri kamyoneti ile evin bahçesine yanaşıyor, biriktirdiklerini yükleyip götürüyor. Bahçe dolup boşalıyor.
Çocukların benizleri canlı, kendileri canlı vaziyette balkonda oturup gelen gidene bakıp, arada bir kardeşleri ile kavga ederek; fanus içinde büyüyorlar. İlerde nasıl bir insan olacaklar? Mahallenin çocukları sokakta oyunlar oynarken onları balkondan izliyor, hiç aralarına katılmıyorlar. Keşke katılsalar. Bizim onları sevmediğimizi, düşman olduğumuzu düşünüyorlardır büyük olasılıkla. Onları rahatsız edici hiçbir hareket olmadığı halde böyle düşünmeleri çok acı. Televizyonda, medyada ülkelerine gitmeleri üzerine çıkan haberler onları gittikçe içlerine kapatıyor.
Bazen evlerinden müzik sesleri gelir. Müzik arasında kadınların zılgıtları duyulur. İki üç saat sonra hane yine sessizliğe bürünür. Belki önemli günlerini kutluyor; nişan, düğün yapıyorlardır; bilemiyorum. Evin bahçesinden istiflenen kâğıt, karton sesleri, ayakla ezilerek küçültülen kutu ve pet şişe sesleri de gelmese o evde kimse yaşamıyor sanırdınız.
Yabancı bir ülkeye göçmek, orada düzen kurup yaşamak zordur. Yaşadığımdan onları çok iyi anlıyorum. Gelip geçerken işini bırakır benim gözüme bakarlar bir selam versin diye. Gelen geçenden bir selam almak onların bu ülkede kalışlarına vize anlamına geliyordur. Çok acı!
“Günaydın” derim, “Alokumeselam” diye karşılık verirler. Çalışırken gördüğümde, “Kolay gelsin” derim yine “Alokume selam” diye karşılık verirler. Ben Türkçe selam veririm karşılığı Arapça gelir. Bir selama mutlu olurlar. Göremeden geçiyorsam onlar selam verirler, “Selmunalokum” derler. Tek ortak yanımız Arapça selam ve Şükran sözcükleridir. Konuşma dağarcığımız üç sözcükten oluşuyor. Onları da bol bol kullanarak yaşayıp gidiyoruz.
Onlar da bir an önce kendi öz vatanlarına gitmeyi istiyorlardır. En doğrusu da odur. Konuklar evlerine gönderilmeli ve orada “burası bizim ülkemiz” diyerek, göğüslerini gererek yaşamalıdırlar. Kim istenmediği yerde yaşamak ister ki?
Ahmet KOÇAK

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ