Siyasetin Çöküşü ve Yükselişi: Kibirle Yıkılan, Liyakatle Ayağa Kalkan Yol
Gazeteci-Yazar Hasan Mesut Ekmen’in kaleminden
Türkiye’nin 1980’li yıllardan günümüze uzanan siyasi serüveni, yalnızca sandık sonuçlarıyla, iktidar değişimleriyle ya da dönemsel sloganlarla açıklanabilecek bir hikâye değildir. Bu uzun yolculuk aynı zamanda siyasetin ahlaki zeminini, aktörlerin karakter sınavını, tevazu ile kibir arasındaki ince çizgiyi ve liyakatin ne ölçüde hayata geçirilebildiğini gözler önüne seren bir aynadır.
Bu süreçte bazı siyasi hareketler büyüyerek kalıcı hale gelirken, bazıları ise bizzat kendi iç dinamikleri nedeniyle güç kaybetmiş, dağılmış ve zamanla siyaset sahnesinden silinmiştir. Bu tablo, siyasette başarının ya da başarısızlığın çoğu zaman dış etkenlerle değil, içeride yaşanan dönüşümlerle belirlendiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Çöküş dışarıdan değil, içeriden başlar
Siyasi partilerin çöküşü çoğu zaman ekonomik krizler, küresel gelişmeler, medya baskısı ya da rakiplerin stratejileriyle açıklanmaya çalışılır. Oysa siyasi tarih, gerçek nedenin çok daha yakında olduğunu defalarca göstermiştir. Çöküş; liderlik anlayışında, teşkilat yapısında ve ahlaki duruşta başlar.
Bir parti bir gecede yıkılmaz. Bir seçim yenilgisi ya da ani bir kriz tek başına çöküşü açıklamaz. Asıl yıkım, yıllar içinde sessizce biriken hataların, yanlış tercihlerin ve değer kaybının sonucudur. Bu süreç genellikle üç temel aşamayla ilerler: kibir, riyakârlık ve nefis.
Halktan kopuşun ilk adımı: Kibir
Kibir, siyasetin en tehlikeli ve en sinsi zehirlerinden biridir. Kibirli siyasetçi dinlemez; eleştiriyi tehdit olarak görür. Kibirli kadrolar uyarıyı ihanet sayar, hatayı kabul etmeyi zayıflık olarak yorumlar.
Halktan doğan, halkın diliyle konuşan ve halkın sorunlarıyla yola çıkan siyasi yapılar; zamanla halkın üstünde konuşmaya başladıkları anda düşüş sürecine girer. Teşkilatlar tabandan kopar, yönetici kadrolar dar bir çevreye sıkışır. İlke yerine kişi sadakati öne çıkar, liyakat yerini biata bırakır. Böylece siyaset, hizmet üretme alanı olmaktan çıkar; iktidar sarhoşluğuna dönüşür.
Oysa siyaset, “ben bilirim” anlayışıyla değil, “biz birlikte çözeriz” aklıyla ayakta kalır. Halkın sesine kulak tıkayan her yapı, kendi sonunu hızlandırmış olur.
Ahlaki kırılma noktası: Riyakârlık
Siyasette güven kaybının en belirgin göstergesi riyakârlıktır. Söylenenle yapılanın birbirinden ayrıldığı an, siyasetin ahlaki zemini sarsılır. Meydanlarda adalet vurgusu yapılırken kapalı kapılar ardında adaletin unutulması; şeffaflıktan söz edilirken hesap vermekten kaçınılması, halkın en hızlı fark ettiği çelişkiler arasındadır.
Toplum, kısa vadede aldatılabilir; ancak uzun vadede gerçeği mutlaka görür. Söz ile öz arasındaki mesafe açıldıkça, siyaset kurumu inandırıcılığını kaybeder. Bu da yalnızca bir partinin değil, genel olarak siyasete duyulan güvenin zedelenmesine yol açar.
Davanın kişiselleştiği nokta: Nefis
Nefis, siyasette “biz” anlayışının yerini “ben” merkezli bir bakışın almasıdır. Makamı dava sanmak, koltuğu amaç haline getirmek ve eleştiriyi düşmanlık olarak görmek bu anlayışın temel göstergeleridir.
Nefsin hâkim olduğu yapılarda teşkilatlar susar, gençler uzaklaşır, ehliyet sahibi insanlar sistem dışına itilir. Sadakat, ilkeye değil çıkara bağlanır. Böylece parti, dışarıdan güçlü görünse bile içten içe çürümeye başlar.
Peki siyaset nasıl yükselir?
Siyaseti kalıcı ve güçlü kılan unsurlar, tarih boyunca değişmemiştir. Sağlam bir siyasi yapının ayakta durabilmesi için üç temel sütuna ihtiyaç vardır: mütevazılık, liyakat ve ilkeye dayalı sadakat.
Mütevazılık: Halkla bağın teminatı
Mütevazı siyasetçi, halkın üzerinde değil halkın arasında yürür. Makamı bir güç aracı olarak değil, bir emanet olarak görür. Yetkiyi üstünlük değil, sorumluluk bilinciyle kullanır. Mütevazılık, siyasetçinin halkla kurduğu bağın sigortasıdır.
Liyakat: Adaletin anahtarı
Liyakat olmadan adalet olmaz; adalet olmadan güven kurulmaz. Görevlerin bilgi, tecrübe ve ahlaka göre değil; yakınlık, sessizlik ya da kişisel sadakate göre dağıtıldığı yapılar uzun ömürlü olamaz. Liyakatli kadrolar partileri büyütürken, liyakatsiz tercihler partileri tüketir.
İlkeye bağlı sadakat
Sadakat, kişilere körü körüne bağlılık değildir. Gerçek sadakat, ilkelere bağlı kalabilme cesaretidir. Yanlışı alkışlamak değil, doğruyu savunabilmektir. Gerektiğinde zor olanı söyleyebilmek, siyasetin en kıymetli erdemlerinden biridir.
Sonuç: Tarihi kazanan siyaset
Siyasi tarih açık bir gerçeği defalarca ortaya koymuştur: Hiçbir siyasi yapı dışarıdan yıkılmaz; önce içeriden çözülür. Kibirle yükselenler, riyakârlıkla ayakta kalmaya çalışanlar ve nefisle yol alanlar, zamanı geldiğinde aynı kaderi paylaşır.
Buna karşılık mütevazılığı esas alan, liyakati merkeze koyan ve sadakati ilkelere bağlayan siyaset anlayışı yalnızca seçim kazanmaz; tarih kazanır. Kalıcı olan da budur. Geriye kalan ise geçici bir gürültüden ibarettir.
