Kuyruk Sokumu, Hakikat ve Hikâye Arasında
Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği Genel Başkanı Ulutürk makalesinde;
1940’ların sonlarına doğru Amerika’da ilginç bir dava açıldığı anlatılır.
Zengin bir adam ölmüştür. Yıllar sonra bir kadın, yanında bir çocukla mahkemeye başvurur. Çocuğun ölen adamdan olduğunu iddia eder. O yıllar… DNA testi yok. Adli tıp bugünkü imkânlarına sahip değil. Hukuk sistemi, biyolojik bağın ispatında çaresiz kalır.
Anlatıya göre heyet, çareyi başka hukuk ve bilgi geleneklerinde arar. Roma hukukuna bakılır, Yunan’a bakılır, Doğu’ya bakılır. Sonunda yol Türkiye’ye, dönemin İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’e çıkar.
Bilmen Hocaefendi, heyete şu soruyu sorar:
“Ölen adamın kemikleri duruyor mu?”
Şaşkınlık artar. “Duruyor,” derler.
Hoca, kuyruk sokumu kemiğinden belirli bir yeri tarif eder. Çocuğun kanından bir damla damlatılmasını söyler. Eğer kemik kanı emerse çocuğun o adamdan olduğu, emmezse iddianın asılsız olduğu anlaşılacaktır.
Hikâyenin devamında, bu yöntemin denendiği, kemiğin çocuğun kanını emdiği ve heyetin hayretler içinde kaldığı anlatılır.
Sonrasında, Hocaefendi’ye bu bilgiyi nereden bildiği sorulur. O da bir hadisi hatırlatır:
> “Toprak, insanoğlunun her tarafını çürütür. Ancak kuyruk sokumu kemiği çürümez. İnsan ondan yaratılmıştır ve yeniden yaratılması da ondan olacaktır.”
(Ebû Hüreyre rivayeti)
Bu anlatı, yıllardır dilden dile dolaşır. Vaazlarda, sohbetlerde, yazılarda yer alır. Din ile bilimin, gelenek ile modernliğin kesiştiği bir “ibretli hadise” olarak sunulur.
Fakat burada durup düşünmemiz gereken çok önemli bir nokta var.
Bu hikâye bize ne anlatıyor?
Ve daha önemlisi: biz bu hikâyeyi neden bu kadar seviyoruz?
Hakikatin Gücü mü, Hikâyenin Büyüsü mü?
Bugün biliyoruz ki, kemik dokusunun bir kişinin soyundan gelen kanı “tanıması” gibi biyolojik bir mekanizma yoktur. Adli tıp literatüründe böyle bir yöntem bulunmaz. Kuyruk sokumu kemiğinin kanı emerek akrabalık tespiti yaptığına dair bilimsel bir veri yoktur.
Bu durum, iki ihtimali doğurur:
1. Ya anlatı, zaman içinde süslenmiş, abartılmış, menkıbeleşmiştir.
2. Ya da tamamen sembolik bir hikâye, gerçek bir vaka gibi aktarılmıştır.
Ama asıl mesele şu değil.
Asıl mesele, bu tür anlatıların bizim zihnimizde neyi temsil ettiğidir.
Bu Hikâyeyi Neden Sahipleniyoruz?
Çünkü bu hikâye, bize şunu söylüyor:
> “Sizin inancınızda, modern bilimin henüz keşfedemediği hakikatler var.”
Bu, özellikle modern dönemde din ile bilimin karşı karşıya getirildiği bir dünyada, Müslüman zihin için çok güçlü bir psikolojik savunma hattı oluşturuyor.
Bu hikâye ile şunu demek istiyoruz:
Biz geri değiliz.
Bizim geleneğimiz boş değil.
Bizim alimlerimiz sadece fıkıh bilmiyordu.
Bizim kaynaklarımızda derin sırlar var.
Yani bu hikâye, bir olaydan çok bir özgüven arayışını temsil ediyor.
Hadisin Verdiği Mesaj ile Hikâyenin Verdiği Mesaj Aynı mı?
Burada çok ince bir ayrım var.
Hadis, kuyruk sokumu kemiğini yeniden dirilişin sembolü olarak anlatır. Yaratılışın ve dirilişin ilahî kudretle ilişkisini vurgular. Bu, metafizik bir hakikattir.
Hikâye ise bunu laboratuvar deneyi gibi sunar.
Ve işte tam burada, kutsal metnin mesajı ile popüler anlatının dili birbirine karışır.
Metafizik olanı, fiziksel deneyle ispatlamaya çalışmak; inancı, deney tüpüne sokmak gibi bir çabaya dönüşür.
Oysa din, ispat için bilime muhtaç değildir.
Bilim de metafiziği ölçmek zorunda değildir.
Bilmen Hoca’nın Asıl Büyüklüğü Nerede?
Ömer Nasuhi Bilmen’i büyük yapan şey, böyle bir deney önerdiği iddiası değil; ilmî disiplini, fıkıhtaki derinliği, dili, tefsiri ve ahlakıdır.
Onu efsaneleştirerek değil, gerçekten olduğu gibi anlayarak daha iyi tanıyabiliriz.
Çünkü âlimleri menkıbelerle büyütmek kolaydır.
Ama gerçek ilimleriyle tanımak daha kıymetlidir.
Sonuç: Hikâye Yanlış Olsa Bile Mesaj Doğru mu?
Belki bu olay hiç yaşanmadı.
Belki yaşandı ama anlatıldığı gibi değil.
Belki tamamen sembolik.
Ama bize şu gerçeği hatırlatıyor:
İnsan, hakikati ararken sadece bugünün araçlarına bağlı değildir.
Ve inanç, insanın ufkunu bilimden daha geniş bir alana taşır.
Fakat bunu yaparken, hakikati savunmak için hakikate uymayan hikâyelere yaslanmaya ihtiyacımız yok.
Çünkü din, menkıbe ile değil; doğrulukla güçlenir.
Ve belki de bu hikâyeden almamız gereken en büyük ders şu:
Kuyruk sokumu kemiğinin kanı emip emmemesi değil,
insanın hakikati ne kadar dürüstçe aradığıdır.
