Z Kuşağı Bilmez, Usta Hatırlar
Bursa Vatan Medya Gurubu Köşe Yazarı
Hasan Kaya
Z Kuşağı Bilmez, Usta Hatırlar
Atalarımız “zamane çocuğu” diyordu ama biz bunu Avrupaî bir dil ile ifade etmeyi çok sevdiğimiz ve böylece Batılılaşacağımızı sandığımız için 2000 yılı ve sonrasında doğanlara Z kuşağı adını verdik.
Aslında burada ifade edilmek istenen tanım yalnızca bir tarih aralığını değil, bir çağın ruhunu ve bir yaşam biçimini anlatmak içindi.
Z Kuşağı dijital çağın içine doğdu. İnternet, cep telefonu, sosyal medya, çevrimiçi kurslar, küresel bağlantılar… Bunlar onların hayatının doğal parçaları, gündelik nefesleri gibi vazgeçilmez unsurlarıdır.
Ancak mesele yalnızca teknolojiyi bilmek değildir. Asıl mesele, hayatı bilmek, emekle yoğrulmuş tecrübeyi tanımak ve zamanın kıymetini idrak edebilmektir.
Z Kuşağı hızlıdır. Sabırsızdır. Her şeye anında ulaşmak ister. Bir tıkla bilgiye, bir dokunuşla ilişkilere, birkaç saniyede sonuca… Çünkü onlara dünya böyle sunulmuştur. Beklemek, katlanmak, sabretmek bu çağın lügatinden büyük ölçüde silinmiştir.
Oysa usta kuşağı —bizim kuşağımız ve bizden öncekiler— bilir ki hayat böyle yaşanmazdı.
Bir meslek yıllar içinde öğrenilirdi.
Bir usta, çırak yetiştirmek için ömrünü verirdi.
Bir söz senetti.
Bir el sıkışma imzaydı.
Bir iş aylarca, bazen yıllarca sabırla inşa edilirdi.
Bugün Z Kuşağı’nın “bilmediği” tam da budur.
Onlar bilgiye ulaşmayı biliyor ama bilgeliği tanımıyor.
Hak aramayı biliyor ama sorumluluk almayı çoğu zaman reddediyor.
Özgürlüğü savunuyor ama disiplini baskı zannediyor.
Bu, onların suçu değil; onları bu iklimde büyüten sistemin sonucudur.
Ne yazık ki bugün tecrübe değersizleştiriliyor. “Eskiler anlamaz” denilerek bir kenara itiliyor. Oysa bilmeliyiz ki usta hatırlamazsa çırak yolunu şaşırır.
Bir toplum, geçmişiyle bağını kopardığı anda savrulmaya başlar. Gelenek ile gelecek arasındaki köprü yıkıldığında, ortaya ne sağlam bir karakter ne de istikrarlı bir duruş çıkar.
Z Kuşağı’na kızmak kolaydır. Ama onlara yol göstermek zordur.
Asıl görev, tecrübeyi yukarıdan bakan bir dille değil; yan yana durarak, öğreterek, örnek olarak aktarmaktır.
Çünkü bilmeliyiz ki her kuşak kendi zamanının çocuğudur.
Ama her çağın ustaya ihtiyacı vardır.
Z Kuşağı bilmez;
çünkü yaşamadı.
Usta hatırlar;
çünkü bedel ödedi.
Ve eğer bu iki dünya bir noktada buluşamazsa,
gelecek yalnızca hızlı ama köksüz,
bilgili ama yönsüz bir kalabalıktan ibaret kalır.
Unutmayalım:
Teknoloji ilerler, zaman değişir…
Ama insanı insan yapan değerler, ancak ustalar hatırladıkça yaşar.
İşte o yazının tamamı…
Hasan KAYA
Z Kuşağı Bilmez, Usta Hatırlar
Atalarımız “zamane çocuğu” diyordu ama biz bunu Avrupaî dil ile ifade etmeyi çok sevdiğimiz ve böylece Batılılaşacağımızı sandığımız için 2000 yılı ve sonrasında doğanlara Z kuşağı adını verdik.
Aslında burada ifade edilmek istenen tanım yalnızca bir tarih aralığını değil, bir çağın ruhunu ve bir yaşam biçimini ifade etmek adına yapılmıştı.
Z Kuşağı dijital çağın içine doğdu. İnternet, cep telefonu, sosyal medya, çevrimiçi kurslar, küresel bağlantılar… Bunlar onların hayatının doğal parçaları, gündelik nefesleri gibi vazgeçilmez unsurlarıdır.
Biz, bisiklete “şeytan arabası” diyen kuşaktan bir sonraki kuşak olduğumuz için bir tık da şanslı zamane kuşağı; elektriğin olmadığı evleri, suyun akmadığı köyleri, sabit telefonun başında sıra beklemeyi, kasetleri kalemle sarmayı yaşadık.
Yırtılanı yamamak, söküleni dikmek, bozulanı tamir etmek bizim hafızamızda hâlâ canlı duran bir tarih. Ansiklopedilerin tozlu sayfalarında bilgi aramak, sabırla sayfa çevirmek, kasetleri defalarca sarmak…
Her yıl 7 Haziran’da kurulan Biga panayırına gidip küçük bisikletlere binmek, şimdinin uzay aracına binmek gibi bir şeydi.
İnternet bizim için bir hayaldi; onlar içinse doğdukları dünyanın doğal hâli. Biz söküleni diker, yırtılanı yamar, bozulanı tamir ederdik. Şimdi ise kullan-at kültürü hâkim. Bozulduysa, yırtıldıysa çöpe atıp yenisini almak…
Dayanıklı tüketim mallarında ise 3-5 yılı geçmeyen garantiler mevcut; ömürlük sadakatten uzak bir anlayış.
Terzilerin bizim dünyamızda ayrı bir yeri vardı. Hazır almak yerine diktiriyorduk.
Mesleği deri terziliği olan bir tanıdığım yıllar öncesinde köyünden İstanbul’a göç etmiş, deri işinde çalışmış; emekliliği gelince köyüne dönmüştü.
Gelirken de yılların tecrübesiyle birlikte aletlerini yanında getirmiş, köyünde küçücük bir dükkânda sanatını sürdürmeye başlamıştı. İçimde ukde kaldığı için bu ustamıza deri bir kaban diktirdim.
O günden beri dile kolay tam on yıl kış aylarında sırtımdan çıkarmadığım kabanım bu sene bir köşesinden yırtıldı. 70 yaşındaki Ustayı aradım. “Getir, hallederiz” dedi. Götürdüğümde kabanı eline aldı, bir ana nasıl evladını hasretle kucaklarsa öyle sevgiyle baktı, evirdi çevirdi, mısmıl katladı. “Tamam” dedi. Yırtığını onarırım, yalnız ceplerini ve fermuarını da onaracağını söyledi. Bunun için “Sen bunu şimdilik burada bırak, bir daha gelmene gerek yok. Köy minibüsleriyle gönderirim” diye ekledi.
Ücretini göndermek için IBAN numarasını sordum. Bana ters ters baktı: “O ne ki?” dedi. Ben de “Tamir parasını göndereceğim” dedim. Kızdı: “Olmaz” dedi. “Abi, el emeği teşekkürle ödenmez. Sen bu mereti ömür boyu garantili dikmedin ki, hem bu sökük kullanım hatasından kaynaklanıyor” dedim. Ama ne dediysem fayda etmedi. Çünkü onun vicdanı en büyük garanti belgesiydi. O an anladım ki ustanın dünyasında garanti, banka dekontuyla değil; vicdanla, emeğin değeriyle veriliyor. Onun için ömürlük olan şey emeğin kendisi. Günümüzde ise garanti dijital belgelerle, IBAN numaralarıyla, QR kodlarla ölçülüyor; ama ruhu olmayan belgelerle.
Ustanın vicdanı bana ülkenin üretim hafızasını hatırlattı. Z kuşağı için bu sahne belki anlaşılmaz. Onlar için ödeme yapmak bir tıkla halledilen bir iş. Bizim ustamız içinse güven, söz ve el emeği hâlâ en büyük teminat; insanlığın özü.
Önemli olan malın menşei değil, üreticinin ahlakı. Biz ise çoğu zaman kendi değerlerimizi büyütmek yerine Batılılaşmaya özenmeyi seçtik. Batı bize “Siz üretmeyin, biz size daha iyisini veririz” dedi ve yaptırdı da.
Tarım memleketinde, onlarca koyun, kuzu, inek ve mandanın olduğu köy ilkokullarında kullanma tarihi geçmiş, içinde ne olduğu meçhul süt tozunu Amerikan yardımı diye içirdiler. Batıda eczanelerde ilaç niyetine satılan zeytinyağını “Zeytinyağlı yiyemem, allı fistan giyemem…” diye göbek attırarak hem nefret ettirdiler hem de çağ atlattılar.
Derici Hüseyin Usta gibi ustaları yetiştirmek yerine biz hem tüketim toplumu hem de Batı’nın hayran budalası olduk. Onlar gibi üretmeden onlar gibi olmaya ve yaşamaya özendik. Giyim kuşam ile veya iki cafcaflı iki yabancı kelimeli lügat parçalamakla Avrupalı olunacağını sandık.
Oysa bu topraklar ahilik geleneğiyle erdemli ustalar yetiştirmeye çok müsaitti. Ama biz üretmedik. Başka ülkeler fabrikalar kurarken başka başka şeylerle meşgüldük. Pancar Motorların mucidi rahmetli Erbakan, ilk uçak fabrikasını kuran Nuri Demirağ, en güzel silahları yapan Karadenizli ustalar ya da bıçaklarıyla ünlenen Denizlili zanaatkârlar gibi insanların yetişmesine müsaade edilmedi. O zaman bırakın desteklemeyi, müsaade edilseydi bu ülkede neler olmazdı ki…
Bugünkü Z kuşağının önüne TEKNOFEST uygulamaları ile küçücük bir imkân verildiğinde nasıl ki bugün İHA ve SİHA ürettilerse, o zamanlarda da böylesi ahlaklı, girişken insanlara yol verilseydi çok daha büyük işler başarılırdı. Bırakın yol vermeyi, engel olunmasaydı… Bu ülke için bir şey yapmak isteyen, üretmek için okuyan, çalışan çabalayan insanlara Manukyan’a verilen hürriyetin onda biri tanınsaydı, bu topraklar çok daha güzel şeyler görürdü. Çünkü potansiyelimiz sınırsızdı.
Onlar fabrikalar kurarken biz vitrinlere bakıyorduk; onların diktiği şapkaları halka giydirmeye çalışıyorduk. Çağdaşlık dedik ama içi boş bir vitrin çağdaşlığıydı. Sonrası malum: onlar sanayileşti, biz işçi olarak gittik. Onların sentetik mallarına muhtaç kaldık; kendi üretimimizi unuttuk. Yetmedi, ürettiğimiz uçaklar birilerini ürkütmesin diye toprağın altına gömdük. Geleceği toprağa gömmek gibi.
Z kuşağı o günleri görmedi. Görmesin diye de algılar ile geri kalmışlığımızı yapılan yanlış uygulamalara değil de bir taşla iki kuş vurmak için İslam’a dayandırdılar.
O günler, bugünlere göre zorluklarla doluydu. İmkânlar kıt veya yoktu; ama azla çok şey yapılabiliyordu. Çıraklıktan yetişen Hüseyin Usta gibi bu toprakların gerçek hazinesinde zanaatkârlar yetişti ama gelişemedi.
Z kuşağı bilmez, ama usta hatırlar. Ancak bu hatırlamak, geçmişi özlemek değil; geçmişin değerlerini bugüne taşımaktır. Hatırlamak, üretimin kıymetini bilmek, emeğe saygı duymaktır. Hatırlamak, bir kabanın ömrünü uzatan ustanın vicdanında saklıdır.
Zararın neresinden dönülürse kârdır. Bugün Z Kuşağı dediğimiz gençlerimize düşen görev, dijital çağın imkânlarını kullanırken İHA ve SİHA’ları üretirken ustaların ahlakını ve emeğini unutmamaktır. Çünkü teknoloji ancak ahlakla birleştiğinde gerçek bir medeniyet doğurur.
