Zeki Baştürk: “Adalet Sarayında Bile Kadın Güvende Değilse…”
Bursa Vatan Medya Grubu köşe yazarı Zeki Baştürk, Kartal Adliyesi’nde bir erkek savcının, kadın yargıcı silahla yaralamasını sadece bir adli vaka olarak değil, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin geldiği vahim noktayı gösteren bir kırılma anı olarak yorumladı.
“Bu olay yalnızca bir saldırı değil; adaletin kalbinde, hukukun simgesi olan bir kadına bile silah doğrultuluyorsa, toplumun geri kalanında kadınların ne kadar korunaksız bırakıldığını acı bir şekilde ilan ediyoruz” diyen Baştürk, yaşananları bir ülke vicdanına yöneltilmiş tehdit olarak tanımladı.
“Kadın, adalet sarayında korunamıyorsa, sokakta, evde, iş yerinde nasıl korunacaktır?” diye soran Baştürk, yaşanan bu olayın, toplumsal suskunluğun, sistematik ilgisizliğin ve şiddeti besleyen iklimin bir sonucu olduğuna dikkat çekti.
Aynı gün üç kadının daha öldürülmesine atıf yapan Baştürk, “Üç kadın daha…” ifadesinin artık kamuoyunda bir haber başlığı gibi sıradanlaştığını ve bu sıradanlaşmanın en az cinayet kadar tehlikeli olduğunu vurguladı.
“Bu ülkede kadınlar öldürülürken sadece bedenler değil, sözcükler, tepkiler, utanma duygusu da her gün biraz daha ölüyor” diyerek, toplumsal refleksin zayıfladığını ve duyarsızlığın normalleştiğini ifade etti.
Zeki Baştürk, yazısını şu cümleyle bitirdi:
“Adaletin terazisi, kadını koruyamıyorsa; o terazinin dengesi çoktan bozulmuştur.”
İşte o yazı…
ADALETİN GÖLGESİNDE KADIN KANI . ÜÇ KADIN DAHA TOPRAĞA VERİLDİ.
Kartal Adliyesi’nde bir erkek savcı, bir kadın yargıcı silahla yaraladı.
Bu tümce , yalnızca bir adli vaka değildir. Bu tümce , adaletin kalbinde bile kadının güvende olmadığını gösteren çıplak bir gerçektir. Hukukun tapınağı sayılan bir binada, yasayı temsil eden bir erkeğin, yine yasayı temsil eden bir kadına silah doğrultması; kadına yönelik şiddetin ne kadar sıradanlaştığını, ne kadar meşrulaştırıldığını ve ne kadar korunaksız bırakıldığını gözler önüne seriyor.
Sorulması gereken soru şudur:
Kadın, adalet sarayında bile korunamıyorsa, sokakta, evde, işte nasıl korunacaktır?
Aynı günlerde üç kadın daha toprağa verildi.
“Üç kadın daha…”
Bu tümceyi artık bir haber başlığı gibi okuyoruz. Çünkü bu ülkede kadınlar öldürülürken, yalnızca bedenler değil; sözcükler, tepkiler, utanç duygusu da her gün biraz daha öldürülüyor.
28 yaşındaki Esra Muratoğlu boğularak yaşamdan koparıldı.
22 yaşındaki M.C., “şüpheli” biçimde balkondan düştü.
20 yaşındaki Çiğdem Akyüz’ün ise giymeyi düşlediği gelinlik, tabutunu örttü.
Üç kadın, üç yaşam…
Üç yarım bırakılmış gelecek.
Üç susturulmuş öykü.
Bu cinayetler yalnızca bireysel öfkenin, “anlık cinnetin” ya da “aile içi sorunların” sonucu değildir. Bu ölümler; cezasızlığın, görmezden gelmenin, kadını ikincil gören siyasal dilin ve yıllardır aşındırılan toplumsal vicdanın sonucudur. Kadını korumakla yükümlü yasaların uygulanmadığı, faillerin kravat indirimiyle ödüllendirildiği, şiddetin “tahrik” bahanesiyle meşrulaştırıldığı bir düzende, bu ölümler rastlantı değildir.
Devletin görevi, öldürülen kadınların ardından açıklama yapmak değil; onların yaşamasını sağlamaktır.
Siyasetin sorumluluğu, rakamlarla konuşmak değil; bu rakamların neden arttığını cesaretle sorgulamaktır.
Toplumun yükümlülüğü ise susmak değil; ses çıkarmaktır.
Çünkü suskunluk da şiddetin bir parçasıdır. Çünkü her “bireysel olay” denildiğinde, bir fail daha cesaret bulur. Çünkü her görmezden geliş, bir mezar daha kazdırır.
Kadınlar ölürken, öldürülürken, bu ülke normalleşemez.Adalet, kadın kanıyla sınanıyorken hiçbir makam masum değildir.
Ve unutulmamalıdır: Kadın cinayetleri bir “kadın sorunu” değil, doğrudan bir demokrasi, hukuk ve insanlık sorunudur.
Bu yazı, bir yas metni değil; bir itirazdır. Bir anımsatmadır.
Ve belki de son kez sormaktır:
Bu ülkede daha kaç gelinlik, tabuta örtülmeden, daha kaç kadın yaşamını yitirmeden “yeter” diyeceğiz?
Sorunun yanıtı, sizde , bizde , hepimizde. Birlikte güçlüyüz, birlikte güvendeyiz.
Zeki BAŞTÜRK
