GEZMEYE DOYMAYANLAR, GÖZÜ DOYMAYANLAR, BİR DE KARNI DOYMAYANLAR…

  • 31 Ekim 2026
GEZMEYE DOYMAYANLAR, GÖZÜ DOYMAYANLAR, BİR DE KARNI DOYMAYANLAR…

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;

Birlikte yuvarlanıp gidiyoruz işte!

Toplumumuzun durumuna bakıyorum da insanın usuna ister istemez bu üçlü geliyor: Gezmekten yorulmayanlar, kazandıkça daha fazlasını isteyenler, bir de karnını doyurabilmek için yaşam mücadelesi verenler… Aynı ülkede, aynı sokaklarda, aynı ekonomik ve toplumsal koşulların içinde yaşıyoruz. Ama ne tuhaftır ki herkesin dünyası, derdi, beklentisi ve yaşam biçimi birbirinden çok farklı.

Kimimiz tatil beldelerinden tatil beldelerine koşuyor, kimimiz ay sonunu getirebilmek için hesap üstüne hesap yapıyoruz. Kimimiz servetini nasıl büyüteceğini düşünüyor, kimimiz pazarda akşam saatlerini bekleyerek birkaç liralık indirimin ardında koşuyoruz. Kimimiz sofralarımızdaki çeşitlerin azlığından yakınıyor, kimimiz akşam sofrasına koyacak bir lokma ekmeğin derdine düşüyoruz.

Peki, aynı toplumda yaşayan insanlar arasındaki bu uçurum nasıl oluşuyor? Bu farklılıklar yalnızca kişisel tercihlerimizin, çalışma azmimizin ya da yaşam anlayışımızın bir sonucu mu? Yoksa ekonomik düzenin, siyasal tercihlerin ve toplumsal adaletsizliğin de bunda payı var mı?
Biraz düşünmeye değer!

Gezmekten yorulmayanlar…
Gezmek, görmek, yeni yerler tanımak, dünyanın güzelliklerinden yararlanmak elbette bir ayrıcalık değil, insanın yaşamını zenginleştiren bir gereksinimdir. İnsan çalışır, üretir, yorulur; dinlenmek, sevdikleriyle güzel zaman geçirmek ister. Tatil yapmak, yeni kentler görmek, deniz kıyısında birkaç gün huzur bulmak herkesin hakkıdır. Ne var ki sorun , gezmek ya da gezmemek değildir. Sorun , kimin hangi olanaklarla gezebildiği, kimin dinlenmeye zaman ve para ayırabildiği, kiminse bir günlük tatili bile hayal edemediğidir.

Birileri dünyanın dört bir yanını dolaşırken birileri yaşadığı kentten dışarı çıkamıyor. Birileri yazlıklarında, otellerde, lüks tatil köylerinde dinlenirken birileri artan kira, elektrik, su ve mutfak giderleri arasında nefes almaya çalışıyor.
Emekli, yıllarca çalışmış olmasına karşın geçim sıkıntısı çekiyor. Asgari ücretli, maaşını aldığı gün borçlarını düşünüyor. Gençler, geleceklerini kurabilmek için iş arıyor; aileler çocuklarının eğitim giderlerini karşılayabilmenin telaşını yaşıyor. Böyle bir ortamda tatil fotoğraflarıyla dolu sosyal medya hesapları, yalnızca mutluluğun değil, toplumsal farklılıkların da aynası hâline geliyor.

Elbette herkesin yaşam koşulları aynı olamaz. Ancak bir toplumda insanların dinlenme, gezme ve yaşamın güzelliklerinden yararlanma olanakları arasındaki uçurum büyüyorsa orada yalnızca bireysel tercihlerden değil, gelir dağılımından ve fırsat eşitsizliğinden de söz etmek gerekir.

Gözü doymayanlar…
Bir de gözünü servet hırsı bürümüş olanlar var.
Kazandığıyla yetinmeyen, sahip olduklarını yeterli görmeyen, daha fazlasını elde edebilmek için her yolu mubah sayanlar…
Bir evi vardır, ikincisini ister. İki evi vardır, beşini hedefler. Kazancı arttıkça paylaşma duygusu artacağına hırsı büyür. Serveti çoğaldıkça toplumsal sorumluluğu güçleneceğine başkalarının emeğinden daha fazla yararlanmanın yollarını arar.

Elbette zengin olmak, başarılı olmak, yatırım yapmak ya da daha çok kazanmak başlı başına bir kusur değildir. Üreterek, çalışarak, risk alarak kazanılan servetin topluma katkısı da olabilir. Asıl sorun, kazancın hangi yollarla elde edildiği ve insanın sahip oldukları karşısında nasıl bir ahlaki tutum sergilediğidir.

Üretmeden kazanmak, emeği sömürmek, kamusal olanakları kişisel çıkara dönüştürmek, ayrıcalıklardan yararlanmak, vergi yükünü başkalarının sırtına bırakmak… İşte sorgulanması gerekenler bunlardır. Bir tarafta alın teriyle geçinen milyonlarca insan, öte tarafta ekonomik ve siyasal gücünü kullanarak servetini katlayanlar… Bir tarafta emeğinin karşılığını alamayan işçiler, diğer tarafta emeğin maliyetini düşürülmesi gereken bir yük olarak görenler… Bir tarafta adil ücret, insanca çalışma ve güvenceli bir gelecek bekleyen gençler, diğer tarafta kazancını artırmak uğruna bu beklentileri görmezden gelenler…

Burada insanın usuna şu soru geliyor: Bir toplumda zenginlik arttığı hâlde yoksulluk da artıyorsa, bu zenginliğin nimetlerinden kimler yararlanıyor?

Ekonomik büyüme, yalnızca rakamların yükselmesi değildir. Asıl sorun, büyümenin toplumun hangi kesimlerine nasıl yansıdığıdır. Ulusal gelir artabilir, şirketlerin kârları yükselebilir, yatırımlar çoğalabilir. Ancak bütün bunlar geniş halk kesimlerinin sofrasına, evine, eğitimine ve yaşam güvencesine yansımıyorsa ortada sorgulanması gereken ciddi bir adalet sorunu vardır. Çünkü bir ülkenin gerçek zenginliği, yalnızca kasalarındaki parayla değil, yurttaşlarının ne kadar insanca yaşayabildiğiyle ölçülür.

Bir de karnı doymayanlar…
Asıl acı olan, aynı ülkede karnını doyuramayan insanların varlığıdır.
Çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen anneler… Emekli maaşıyla hem kirasını hem mutfak masrafını karşılamaya çalışan yaşlılar… Aldığı ücret temel gereksinimlerini karşılamaya yetmeyen çalışanlar… Üniversiteyi bitirdiği hâlde iş bulamayan, ailesine yük olmamak için kendi gereksinimlerinden vazgeçen gençler…

Bunlar istatistik tablolarındaki sıradan rakamlar değil, yaşamın içindeki gerçek insanlardır.
Yoksulluk, yalnızca cebinde para bulunmaması değildir. Bazen çocuğunun istediği bir kitabı alamamak, bazen hastalandığında tedaviyi ertelemek, bazen arkadaşlarınla bir çay içmekten bile kaçınmaktır. Bazen de her sabah yeniden çalışmaya başlamana karşın bir türlü yoksulluk sınırının dışına çıkamamaktır. İnsanı asıl yaralayan, yoksulluğun yanında çaresizlik ve adaletsizlik duygusunun da büyümesidir. Çünkü insanlar yalnızca karınlarını doyurmak istemezler. İnsanca yaşamak, emeklerinin karşılığını almak, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak, korkmadan konuşmak ve yarınlarından emin olmak isterler.

Bir ülkede insanların temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi piyasanın insafına, ailenin desteğine ya da yardımların sürekliliğine bağlı kalıyorsa sosyal devlet anlayışının ne ölçüde hayata geçirildiğini de sorgulamak gerekir.
Sosyal devlet, yurttaşlarına yalnızca zor zamanlarda yardım eden devlet değildir. Aynı zamanda yoksulluğu azaltan, fırsat eşitliğini sağlayan, eğitime ve sağlığa erişimi güvence altına alan, emeği koruyan ve insan onuruna yaraşır bir yaşamın koşullarını oluşturan devlettir.
Yardım etmek elbette değerlidir. Ancak insanları sürekli yardıma muhtaç bırakan koşulları ortadan kaldırmak çok daha değerlidir.Amaç yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu yaratan nedenleri ortadan kaldırmak olmalıdır.

Peki, siyaset bütün bunların neresinde?
İşte asıl sorun burada başlıyor.
Ekonomi, yalnızca para, faiz, döviz, enflasyon ve bütçe hesaplarından ibaret değildir. Ekonomi aynı zamanda bir tercih meselesidir. Ülkenin kaynaklarının nasıl kullanılacağına, vergilerin kimlerden hangi ölçüde alınacağına, kamu harcamalarının nereye yapılacağına, emeğin nasıl korunacağına ve toplumsal refahın nasıl paylaşılacağına ilişkin kararlar, milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkiler.

Bu nedenle ekonomik sorunları siyasetten bağımsız düşünmek olanaksızdır. Bir ülkede gelir dağılımının nasıl belirlendiği, işçinin ne kadar ücret aldığı, emeklinin nasıl yaşadığı, çiftçinin ürününü kaça sattığı, öğrencinin hangi koşullarda eğitim gördüğü ve gençlerin geleceklerini ülkelerinde kurup kuramadığı, uygulanan politikalarla yakından ilişkilidir.

Siyasetin görevi yalnızca ülkeyi yönetmek, seçim kazanmak ya da iktidarda kalmak değildir. Siyasetin temel sorumluluklarından biri, toplumun ortak kaynaklarını kamu yararı doğrultusunda kullanmak ve yurttaşlar arasında adaleti güçlendirmektir.

Elbette bütün ekonomik sorunların tek bir nedeni yoktur. Küresel gelişmeler, üretim yapısı, verimlilik, teknoloji, doğal afetler ve uluslararası koşullar da ekonomiyi etkiler. Ancak bu gerçekler, siyasal kararların ve kamu yönetiminin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Önemli olan, sorunların nedenlerini dürüstçe ortaya koymak, çözüm üretmek ve alınan kararların sonuçları konusunda halka hesap vermektir. Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir. Demokrasi, kamu gücünün denetlenmesi, kaynakların şeffaf kullanılması, hukukun üstünlüğü ve yurttaşların karar süreçlerine katılabilmesidir.

Siyaset, belli kesimlerin çıkarlarını koruyan bir araca dönüştüğünde toplumdaki uçurumlar derinleşir. Kamu yararı, kişisel ya da grupsal çıkarların gerisine düştüğünde güven duygusu zedelenir. Adaletin herkese eşit uygulanmadığı düşüncesi yaygınlaştığında ise toplumsal dayanışma yara alır. Böyle bir ortamda yalnızca karnı doymayanlar değil, adalete ve geleceğe duyduğu güveni yitirenler de çoğalır.

Birlikte yuvarlanıp gidiyoruz işte!
Gelelim başlığımızın son tümcesine…
“Birlikte yuvarlanıp gidiyoruz işte.”
Gerçekten de öyle mi?
Aynı ülkede yaşıyor, aynı havayı soluyor, aynı yollarda yürüyoruz. Ama aynı hayatı yaşamıyoruz. Birimizin derdi bir sonraki tatilin nerede yapılacağı, diğerimizin derdi ay sonuna kadar parasının yetip yetmeyeceği. Birimiz servetini nasıl büyüteceğini düşünüyor, diğerimiz çocuğunun karnını nasıl doyuracağını…

Bütün bu farklılıkların ortasında ortak bir yaşamı sürdürmeye çalışıyoruz. Ancak birlikte yaşamak, yalnızca aynı coğrafyayı paylaşmak değildir. Birlikte yaşamak, birbirimizin derdini görebilmek, başkasının hakkını kendi hakkımız kadar önemsemek ve ortak geleceğimiz için sorumluluk üstlenmektir.

Bir toplumda insanlar birbirlerinin acılarına duyarsızlaşıyor, yoksulluk sıradanlaşıyor, aşırı tüketim başarı ölçütü sayılıyor ve zenginlik tek başına saygınlık göstergesine dönüşüyorsa burada yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve toplumsal bir sorun da vardır. Çünkü insanın değeri ne kadar çok parası olduğuyla, kaç ülke gezdiğiyle, kaç evi bulunduğuyla ölçülemez.

İnsan, başkalarının yaşamına ne kattığıyla, emeğe ne kadar saygı duyduğuyla, adalet karşısındaki tutumuyla ve topluma karşı sorumluluklarıyla da değerlendirilmelidir.
Gezmeye doymayanlar gezsin. Çalışarak kazanan, üreten, biriktiren ve yaşamını güzelleştiren insanlar elbette hak ettikleri mutluluğu yaşasınlar. Ancak gözünü doyuramayanların hırsı yüzünden başkalarının sofrası eksilmesin. Birilerinin sınırsız kazanç isteği, milyonlarca insanın insanca yaşama hakkını gölgelemesin.

Hiç kimse sırf yoksul olduğu için dışlanmasın. Hiçbir çocuk açlıkla, hiçbir genç umutsuzlukla, hiçbir emekli çaresizlikle baş başa bırakılmasın.
Bunun yolu; adil bir gelir dağılımından, emeğin korunmasından, nitelikli ve eşit eğitimden, sosyal devletin güçlendirilmesinden, hukukun üstünlüğünden ve hesap verebilir bir yönetim anlayışından geçiyor.

Dahası, toplumun da bu konularda sessiz kalmaması gerekiyor. Haksızlık karşısında ses çıkarmak, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığını sorgulamak, haklarımızı bilmek, sorumluluklarımızı yerine getirmek ve dayanışmayı büyütmek hepimizin görevi.

Yoksa birileri gezmeye, birileri servet biriktirmeye, birileri de karnını doyurmaya çalışırken biz gerçekten yalnızca yuvarlanıp gitmeye devam ederiz. Oysa yaşam, yalnızca günü kurtarmak değildir. Geleceği kurmak, adaleti büyütmek, insanca yaşamanın koşullarını yaratmaktır.

Asıl sorun , kimin daha çok şeye sahip olduğu değil; kimsenin insanca yaşamak için gerekli olanlardan yoksun bırakılmadığı bir toplum kurabilmektir.
8
Öyleyse bir kez daha soralım:
Gezmeye doymayanların, gözü doymayanların ve karnı doymayanların aynı ülkede yaşadığı bu düzende, biz nasıl bir toplum olmak istiyoruz?
Hırsın mı, paylaşmanın mı?
Ayrıcalığın mı, adaletin mi?
Seyretmenin mi, sorgulamanın mı?
Yoksa herkesin emeğinin karşılığını aldığı, kimsenin aç yatmadığı, herkesin özgürce ve onuruyla yaşayabildiği bir ülkenin yurttaşları mı olmak istiyoruz?

Yanıtı yalnızca siyasetçiler değil, hepimiz vereceğiz. Çünkü bir toplumun geleceği, yalnızca en zenginlerinin ne kadar zenginleştiğiyle değil, en yoksullarının nasıl yaşadığıyla da belirlenir.

Ve unutmayalım: Birlikte yaşamak zorundayız; ama adaletsizlik içinde birlikte yuvarlanıp gitmek zorunda değiliz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

Yeni Slow Radyo Yüz Ağdası