GÜLZAR-I ASK GECESİNDE  ÜÇ GÜZEL SES

  • 24 Şubat 2026
GÜLZAR-I ASK GECESİNDE  ÜÇ GÜZEL SES

Bursa Vatan Medya Gurubu köşe yazarı Zeki Baştürk makalesinde;

“Gülzâr-ı Aşk”
“Aşkın gül bahçesi” ya da “sevdanın gülistanı” demektir.
Yazınımızda  genellikle aşkın güzelliğini, inceliğini ve aynı zamanda dikenleriyle birlikte taşıdığı acıyı anlatmak için kullanılır. Divan şiirinde gül; sevgiliyi, güzelliği ve bazen de ilahi aşkı simgeler. Bu nedenle “Gülzâr-ı Aşk” tanımı, hem romantik hem tasavvufî çağrışımlar taşır.

Aşkı bir bahçeye benzetmiş atalarımız. Öyle sıradan bir bahçeye değil; sabahın ilk ışığında çiğ taneleriyle süslenmiş, rüzgârın en yegnil dokunuşunda bile kokusunu cömertçe salan bir gülbahçesine  “Gülzâr-ı Aşk” demişler. Çünkü aşk, en çok güle yakışır; inceliğiyle büyüleyen, ama dikenleriyle de insanı kendine getiren bir çiçeğe.

Aşkın bahçesine giren herkes, önce renkleri görür. Kırmızının en koyusu, pembenin en utangaç hâli, beyazın en saf tonu… İnsan, kalbinin içinde açan çiçekleri fark eder o an. Bir bakışta, bir seste, bir gülümsemede  filizlenen umutlar; toprağa düşen tohum gibi sessizce kök salar. Aşk, görünmez bir bahçıvan gibi ruhun en kuytu yerlerini bile yeşertir.

Fakat her gül bahçesinde dikenler vardır. Aşkın da acısı, özlemi, sabrı vardır. Gülzâr-ı Aşk sadece sevinçten ibaret değildir; bekleyişin hüznünü, kavuşmanın telaşını, ayrılığın sızısını da taşır. İnsan, dikenlere dokundukça kanadığını sanır; oysa o kan, kalbin hâlâ canlı olduğunun belirtisidir. Acı, aşkın öğretmenidir belki de. Sabretmeyi, anlamayı, vazgeçmemeyi fısıldar.

Bir de aşkın kokusu vardır. Görünmez ama duyumsanir. Bazen bir şarkıda, bazen eski bir mektubun satır aralarında, bazen de ansızın animsanan bir anıda… O koku, insanı yıllar öncesine götürür. Demek ki aşk, zamana meydan okuyan bir çiçektir. Solduğunu sansak da kökleri derindedir.

Gülzâr-ı Aşk, yalnız iki insan arasında kurulmuş bir bağ değildir aslında. Yaşama duyulan sevgi, bir çocuğun gülüşü, bir dostun omzundaki güven, hatta insanın kendi içine dönüp kendini bağışlayışı… Hepsi bu bahçenin çiçekleridir. Aşk, sadece kalpte değil; acıma duygusunda , özveride  ve anlayışta da açar.

Belki de sorun  o bahçeyi koruyabilmektir. Her gün biraz sulamak, biraz emek vermek, sabırla beklemek… Çünkü bakılmayan bahçede güller solar. Aşk da ilgi ister, özen ister, sadakat ister.

Ve sonunda insan şunu anlar: Gülzâr-ı Aşk’a girmek cesaret ister. Dikenleri göze almak, kokusunu içine çekmeye razı olmak demektir bu. Ama o bahçeye bir kez giren, artık eski hâline dönemez. Çünkü aşk, insanı değiştirir; daha derin, daha duyarlı, daha insan kılar.
Belki de yaşam dediğimiz şey, her birimizin kalbinde gizli duran o gülbahçesini keşfetme yolculuğudur.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla düzenlenen ve Bursa Devlet Klasik Türk Müziği Korosu tarafından sahnelenen “Gülzâr-ı Aşk – Kadın Bestecilerimiz” konseri, yalnızca bir müzik gecesi değil; kültürümüzün belleğine  düşülen zarif bir not, kadın emeğine ve sanatına yakılan anlamlı bir meşale oldu.

Aynı sahnede, aynı gecede, aynı duyguda buluşan üç güçlü yorumcu…
Berra Erkan, Duygu Güleç ve Filiz Başıbüyük; üç farklı tını, üç ayrı renk, üç ayrı yorum… Fakat hepsi aynı makamın derinliğinde, aynı geleneğin inceliğinde birleşti. Her biri sahneye yalnız sesiyle değil, ruhuyla çıktı. Şarkıları yalnız icra etmediler; yaşadılar, yaşattılar.

Koro Şefi Hakan Özlev yönetimindeki bu özel gecede, kadın bestecilerimizin gönül dünyası notalara döküldü. Türk musikisinin çoğu zaman gölgede kalmış ama bir o kadar değerli kadın besteciler birer birer sahneye davet edildi.
Leyla Saz, Mualla Anıl, Semahat Özdenses, Safiye Ayla, Nuran Ünsal, Neveser Gökteş, Nazire Savran, Mehveş Hanım, Canan Altınay ve Dilek Yüzlüer gibi isimlerin eserleri seslendirildi.

Bu seçki, bir repertuvar zenginliğinin ötesinde; kadınların müzik tarihindeki yerini görünür kılan bilinçli ve vefalı bir duruştu.
“Ben gamlı hazan sense bahar”, “Gül açarken bahçemde”, “Her mevsim içimden gelir geçersin”, “Ah bu gönül şarkıları”, “Kuş olup uçsam da”, “Aşka doyum olmaz”, “Sevdanın gönlümde hâlâ ah nârı var”, “Doymadım sana ah ederim yana yana”…
Her eser, aşkın başka bir yüzünü anlattı. Kimi hüzünle, kimi zarafetle, kimi sabırla, kimi yangınla…

Gecenin özgün yanlarından biri de solistlerin okuyacakları eserin adını, bestecisini ve makamını bizzat kendilerinin sunmasıydı. Eğer şarkının bir hikâyesi varsa, o hikâye de paylaşıldı. Böylece konser, kuru bir icranın ötesine geçerek dinleyiciyi bilgilendiren, bilinçlendiren ve esere daha derin bir bağ kurmasını sağlayan bir kültür buluşmasına dönüştü.

Konserde iki tango esere de yer verilmesi, Türk musikisinin zengin yelpazesini anımsatırken; Kurtuluş Savaşı’nın adsız kahramanları da unutulmadı. Hıfzı Topuz’un romanında da adı geçen Neriman, Perihan ve Ümran anımsandı. Gecenin finalinde bu üç kahraman adına bestelenmiş “Biz Çamlıca’nın üç gülüyüz” adlı eser seslendirildi. Bu final, yalnız bir müzikal kapanış değil; tarihsel belleğe saygı duruşuydu.

“Gülzâr-ı Aşk” ismi boşuna seçilmemişti. O gece sahnede gerçekten bir aşk bahçesi vardı: Bestesiyle, güftesiyle, icrasıyla kadın emeğinin açtığı çiçekler…

Anlamı, kapsamı ve güçlü solistleriyle bu konser, unutulmazlar arasındaki yerini aldı. Sanatın birleştirici gücünü, kadın bestecilerin üretkenliğini ve Türk musikisinin zarafetini aynı potada buluşturan bu özel gece için emeği geçen herkese gönülden teşekkür etmek gerekir. Çünkü bazı konserler sadece dinlenmez;  belleklere kazılır.

Teşekkürler sanat. Teşekkürler kadınlarımız. Uygarlığa sizlerle varılacak.

Zeki BAŞTÜRK

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ